İlber Ortaylı’nın tarih anlayışı üzerine eleştirel bir deneme
Saltuk Ertop
Türk entelektüel hayatında bazı isimler vardır ki onları sevmek ya da eleştirmek bile başlı başına bir pozisyon almak anlamına gelir. İlber Ortaylı bu isimlerden biridir. Galatasaray Üniversitesi’nden Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğüne, televizyon ekranlarından popüler kitaplara uzanan yarım asırlık bir kariyer; Osmanlı arşivlerine hakimiyeti ve kalabalıkları büyüleyen anlatıcılığıyla Türkiye’nin en tanınan tarihçisi unvanını kazanmış bir figür.
Bu deneme ne bir övgü yazısı ne de bir hesap sorma girişimidir. Ortaylı’nın katkıları gerçek, sınırları da gerçek. İkisini aynı anda görebilmek, ona duyulan saygının kanıtıdır.
Ortaylı’nın tarihçiliğe en önemli katkısı, Osmanlı İmparatorluğu’na dair iki karşıt ama eşit ölçüde sorunlu anlatıya meydan okumasıdır. Bir yanda Osmanlı’yı salt despotizm ve geri kalmışlık olarak gören Batı-merkezci ve erken Cumhuriyet dönemi ulus-inşacı tarih yazımı; öte yanda onu modern Türk milliyetçiliğinin öncülü olarak araçsallaştıran siyasi nostalji. Ortaylı bu iki karikatür arasında gerçek anlamda arşiv temelli bir alan açtı.
Onun Osmanlıca arşiv okuryazarlığı ve birincil kaynaklara hakimiyeti gerçekten üst düzeydedir. Özellikle erken dönem çalışmalarında, örneğin İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’nda (1983), 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesini Batılı bir norm arayışı olarak değil, imparatorluğun kendi iç dinamikleri ve bürokratik gelenekleri çerçevesinde analiz etti. Bu yaklaşım, Türk tarih yazımında uzun süre ihmal edilmiş bir perspektif açısıydı.
Ortaylı’nın ikinci ve küçümsenmemesi gereken katkısı, tarihin popülerleştirilmesidir. Akademik bir disiplini kamuoyuyla buluşturmak, metni sıkıştırmadan sadeleştirmek ayrı bir sanattır ve Ortaylı bu alanda eşsizidir. Televizyon programlarında saatler boyunca ilgi çekici konuşabilme, akademik kaygılardan taviz vermeksizin geniş kitlelere ulaşabilme kapasitesi, pek az tarihçiye nasip olan bir beceridir.
Öte yandan, Ortaylı’nın tarihi büyük ölçüde saray, bürokrasi ve entelektüel elitten okunur. Köylü, kadın, gayrimüslim azınlık ve taşra deneyimleri onun anlatısının kenar notlarında kalır. Bu tercih salt bir ilgi alanı meselesi olsaydı tartışılmaya değer olmazdı; ama sorun, Ortaylı’nın elitlerden kurulu anlatısını sanki bütün toplumun tarihinmiş gibi sunmasıdır.
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sosyal tarih ve “aşağıdan tarih” (history from below) akımları, tarihsel aktörlerin tanımını köklü biçimde genişletti. E.P. Thompson’ın İngiliz işçi sınıfını, Ranajit Guha’nın Hint köylüsünü tarih sahnesine taşıdığı bir çağda, Ortaylı’nın metodolojik ufku büyük ölçüde 19. yüzyıl pozitivist tarihçiliğinin sınırları içinde kalmaya devam etmiştir. Bu bir tercih olabilir; fakat bir tercih olduğunun farkında olunup olunmadığı belirsizdir.
Ortaylı’nın en sistematik ve en sorunlu yönelimi, Osmanlı’yı hoşgörülü ve çok-kültürlü bir imparatorluk olarak idealleştirme eğilimidir. Millet sistemini anlatırken Ermeni, Rum ve Yahudi toplulukların kendi dini kurumlarını, mahkemelerini ve okullarını özerk biçimde işletebildiğini vurgular; bunu Avrupa’nın aynı dönemdeki dinsel baskılarıyla karşılaştırarak Osmanlı’yı yüceltir.
Bu anlatı yanlış değil ama eksiktir; ve seçici eksiklik kendi başına bir çarpıtmadır. Millet sistemi aynı zamanda gayrimüslimlerin cizye yükümlülüğünü, hukuki statü hiyerarşisini ve toplulukların “hoşgörülen” değil, yapısal olarak tabi konumlandırılmış olduğunu içeriyordu. 19. yüzyılda merkezileşmeyle birlikte bu sınırlı özerklik fiilen daraltılmış; 1864 vilayetler reformundan itibaren taşra üzerindeki merkezi denetim sistematik biçimde artmıştır.
Ermeni meselesi bu çerçevedeki en keskin sınav noktasıdır. Ortaylı, 1915 tehciri ve katliamlarını doğrudan ele alırken “soykırım” nitelendirmesini reddeder ve olayları savaş koşullarının kaotik bir ürünü olarak çerçeveler. Ancak bu çerçeve tarihsel olarak yetersizdir. Dahiliye Nezareti’nin tehcir kararları Mayıs 1915’te merkezden çıktı ve yazılı emirlerle taşraya iletildi. Ermenilerin sürgüne tabi tutulduğu güzergahlar, yerel Kürt düzensiz kuvvetleriyle koordineli biçimde şiddetin yoğunlaştığı hatlara denk geliyordu. Hayatını kaybeden kişi sayısı çeşitli akademik kaynaklarca 600.000 ile 1.200.000 arasında tahmin edilmekte; bu rakamlar savaş kaosunun tesadüfi kayıpları olarak açıklanabilecek boyutları çok aşmaktadır.
Bir tarihçinin soykırım terminolojisini kullanıp kullanmayacağı meşru bir akademik tartışma konusudur. Ama Ortaylı’nın bu tartışmayı yürütme biçimi, akademik şüpheciliğin değil devlet söylemiyle örtüşen siyasi bir pozisyonun izlerini taşır. Tarihsel anlatının bu kırılma noktasında seçici olmak, bütünün güvenilirliğini zedeler.
Fernand Braudel’in uzun süreç (longue durée) kavramı, Michel Foucault’nun iktidar-bilgi ilişkileri analizi, Subaltern Studies’in marjinalleştirilmiş öznelere odaklanması ya da postkolonyal tarih yazımının metropol-çevre gerilimini çözümleyişi; bunlar 20. yüzyılın tarih disiplinini dönüştüren teorik hamlelerdir. Ortaylı’nın çalışmalarında bu çerçevelerin izine nadiren rastlanır.
Bu tercih tutarlı bir ampirizm olarak okunabilir; nihayetinde her tarihçinin teorik bir çerçeve benimsemesi zorunlu değildir. Ama sorun şuradadır: Ortaylı’nın yorumları sıklıkla gizli teorik varsayımlar barındırır. Osmanlı’nın “ilerlemeye” veya “Batılılaşmaya” gösterdiği tepkileri değerlendirirken zımni bir modernleşme kuramına başvurur; millet sistemini anlatırken örtük bir liberal hoşgörü modeli işler. Teorinin farkında olmaksızın onu kullanmak, tartışmayı şeffaf kılmak yerine gizler.
Ortaylı’nın kariyerine bütünüyle bakıldığında, bilinçli ya da değil, devletin resmi ve popüler tarihçisi rolünü üstlenmiş bir entelektüel portresi çıkar karşımıza. Bu bir suçlama değil, bir gözlemdir. Ama görmezden gelinmesi de mümkün değildir.
İlk ve en somut örnek, Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğüdür. Ortaylı bu görevi 2005-2012 yılları arasında sürdürdü. Tarihin tesadüfü mü demeli, yoksa yapısal bir uyum mu; bu yıllar, Türkiye’de yeni bir siyasal sistemin yalnızca kurulmadığı, aynı zamanda köklendiği ve meşruiyet zeminini pekiştirdiği bir dönemdir. AKP iktidarının Osmanlı mirasını siyasi bir dil olarak sistematik biçimde inşa ettiği, imparatorluk nostaljisinin kamuoyunda yeniden üretildiği bu yıllarda, Ortaylı Osmanlı sembolizminin en yoğun mekânını yönetiyordu. Topkapı yalnızca bir müze değil; devletin kendini tarihsel olarak konumlandırdığı bir vitrindir. Müdürlük dönemindeki restorasyon öncelikleri, sergileme tercihleri ve kamuoyu söylemi, hâkim siyasi anlatıyla kayda değer bir uyum içindeydi. Bu örtüşmenin ne kadarı bilinçli bir tercih, ne kadarı kurumsal konumun kaçınılmaz sonucudur? Cevap belirsiz olsa da sorunun kendisi aydınlatıcıdır.
İkinci örnek, devlet yayıncısı TRT’deki uzun soluklu varlığıdır. Ortaylı onlarca yıl boyunca TRT ekranlarında Osmanlı tarihini anlattı. TRT, editoryal bağımsızlığı tartışmalı bir yayın kuruluşudur ve konuk seçiminde siyasi iklimden bağımsız değildir. Ortaylı’nın bu platformda bu denli uzun süre yer bulması, söyleminin devlet yayıncılığıyla uyumlu olduğunun zımni bir göstergesidir. Devlet söylemiyle gerilim yaratan tarihçilerin aynı platformda aynı süreklilikle yer bulamadığı hatırlandığında, bu uyum daha belirgin bir anlam kazanır.
Üçüncü ve belki de en çarpıcı örnek, Kürt meselesi üzerine söylemleridir. Ortaylı zaman zaman Kürt kimliğinin tarihsel derinliğini küçümseyen, Kürt siyasi hareketini tarihsel bağlamından kopararak yorumlayan açıklamalar yapmıştır. Devletin resmi tutumunun ötesine geçmeyi reddeden bu çerçeve, bir tarihçiden beklenebilecek mesafeli analizle çelişir. Hassas bir siyasi meselede devlet pozisyonunu pekiştiren bir tarihsel dil kurmak, tarafsız akademisyenlik değil; işlevsel bir angajmandır.
Buradaki asıl sorun, bu tercihlerin entelektüel bağımsızlıkla nasıl bir gerilim yarattığıdır. Bir tarihçi devlet kurumlarında görev alabilir, devlet yayıncısında konuşabilir; bunların hiçbiri tek başına sorun değildir. Sorun, bu kurumsal konumlanmanın tarihsel yorumları üzerinde iz bırakıp bırakmadığının hiçbir zaman açıkça sorgulanmamasıdır. Ortaylı’nın otoritesi, bu soruyu askıya alan bir prestij kalkanı işlevi görmüştür.
“Türkler bunu yapamaz”, “Bu toplum buna hazır değil”, “Bizde sivil toplum hiçbir zaman gelişmedi” — Ortaylı’nın söyleminde bu türden kesin, geniş kapsamlı ve çoğunlukla kötümser yargılara sıkça rastlanır. Bu yargılar tarihsel argümana mı dayanmaktadır, kişisel kanıya mı, yoksa bir çeşit kültürel determinizme mi? Çoğunlukla belirsizdir.
Tarihçi rolüyle kamuoyu yorumcusu rolü arasındaki bu çizginin muğlaklaşması, Ortaylı’nın geniş kitleler üzerindeki etkisi düşünüldüğünde önem kazanır. Akademik otoritenin prestiji, arşive dayanmayan normatif yargılara da sızmaktadır. Dinleyici bu iki farklı konuşma modunu birbirinden ayırt etme imkanı bulmadan benimser.
İlber Ortaylı, Türk tarihçiliğinde bir okul açmış isimdir. Osmanlı arşivlerine hakimiyeti, karşılaştırmalı tarih sezgisi ve güçlü anlatıcılığı onun tartışmasız meziyetleridir. Osmanlı’yı Batılı oryantalist küçümsemeden kurtarma çabası, Türk tarih yazımında geç kalmış ama değerli bir düzeltme hamlesi olmuştur.
Bununla birlikte, bu büyüklüğün sınırları da vardır. Ortaylı’nın tarihi, büyük ölçüde elitlerin gözünden yazılmış, teorik araçlardan yoksun ve zaman zaman seçici bir anlatı üzerine inşa edilmiştir. Nostaljik Osmanlı anlatısı gerçeğin bir parçasını tutar; ama o parçayı bütünmüş gibi sunar. Propaganda değil ama savunuculuk; ve ikisi arasındaki fark ince ama akademik açıdan belirleyicidir.