Bugün Çatlı hakkında çekilen filmi izlemeye lüzum yok, fragman ve afiş filme dair yeterince bilgi veriyor. Yıllarca insanlığa karşı işlenmiş suçlarla, paramiliter ilişkilerle ve devlet bağlantılarıyla anılan ve tek bir gün dahi cezasını çekmemiş bir fail, sinema kurgusuyla yeniden çerçeveleniyor. Film tam da bu karanlık zeminin üzerinde yükseliyor. Hafıza yeniden kuruluyor; şiddet ve suçla dolu koca bir geçmiş bir kurguyla görünmez kılınıyor. Karanlık ve karmaşık ilişkiler ağı basitleştirilerek romantize ediliyor. Böylece fail, toplumsal hafızada bir kahraman olarak yeniden tanımlanıyor
Aylin Tekiner
Politik bilincim olgunlaşmaya başladığından bu yana, kendimi hep aynı meselenin etrafında dönüp, aynı karanlıkla uğraşırken buluyorum. Hayatımın ekseni, hep aynı meseleye bağlanıyor. Her daim, faillerin çevresinde kümelenen bir dünyayla karşı karşıyayız: inkârı alışkanlık hâline getirmiş, göz göre göre yalan söylemekten çekinmeyenlerin dünyası. Utanmayı bilmeyen; çünkü utanmayı gerektirecek bir yüzleşmeye hiç yanaşmayan bir fikriyat. Mahalle zorbalığından beslenen, kudretini, sırtını dayadığı karanlık ilişkilerden alan bir geleneğin süreklilik hali.
Bugün bu dünyayı yeniden üreten şeylerden biri de yeni vizyona giren “Çatlı” filmi.
Bundan otuz yıl önce Susurluk’ta bir trafik kazasında ölen Abdullah Çatlı ile kırk altı yıl önce Nevşehir’de öldürülen babam, avukat Mehmet Zeki Tekiner’in neredeyse tek ortak özelliği aynı şehirde doğmuş olmalarıydı.
Bu iki adam, bugün kimlerin hafızasında, nasıl bir yer tutuyor? Yarın nasıl hatırlanacaklar?
Babam bir hukukçu ve siyasetçiydi. Yaşamı boyunca mücadelesini demokrasiye, hukukun evrensel ilkelerine bağlı kalarak sürdürdü; adaleti, güçten değil haktan türeten bir ideolojiyi benimsedi. Halk nasıl yaşıyorsa öyle yaşadı. Onu yalnızca politik kimliğiyle anlatmak eksik kalır: O, neşesiyle, ince mizahıyla, yerli yerinde anlattığı Bektaşi fıkralarıyla, kurduğu sıcak ve sahici sohbetlerle hayatı soluyan, bulunduğu her yere soluk katan, insana dokunan bir kanaat önderiydi. Tüm tehditlere ve suikast girişimlerine rağmen Nevşehir’i ve mücadelesini terk etmedi; ait hissettiği memleketini demokrasi inancıyla savunmaktan geri durmadı. O nedenle, bugün hala ona atfedilen ‘kahramanlık’, devletin ya da baskın ideolojinin değil, doğrudan halkın verdiği bir payedir.
Kahramanlık meselesine mesafemiz bâkî. Dolayısıyla babamı hamasetle yücelterek bir “kahraman”a dönüştürme niyetinde değilim. Aksine, tam da bugün Çatlı için kurulan içi boş, parlatılmış ve hakikati örten anlatının karşısında, bir insanın, bir avukatın hayatını hangi ilkeler üzerine kurduğunun, nasıl bir yaşam sürdüğünü görünür kılmanın ve son kertede hakkını teslim etmenin anlamı üzerine düşünüyorum.
Abdullah Çatlı gibi bir fail için ise ne hukukun ne de yaşam hakkının bir değeri vardı; onun dünyasında şiddet bir araç olarak her daim cezasızlık zırhını güçlendirdi. O, işlediği suçların hesabını veren biri olmadı; bu ülkede tek bir gün bile ceza çekmedi. Sahte kimlikler ve karanlık ilişkiler ağı içinde kendine fayda sağlayan biriydi. Çatlı’nın, yaşadığı dünyaya kalıcı ve kamusal bir fayda üreten tek bir pratiğinden söz etmek mümkün değil. Ona atfedilen ‘kahramanlık’ tam anlamıyla devletin karanlık dehlizlerinden ve o dehlizlerle iç içe geçmiş suç ağlarından beslendi, dolayısıyla da bunun bir karşılığı yok.
Bugün, babamın temsil ettiği değerlerle Çatlı gibilerin cisimleştirdiği zihniyet arasındaki uçurumu kapatmaya dönük girişim, “cesaret” ve “kahramanlık” gibi kavramların bilinçli biçimde tersyüz edilmesine dayanıyor. Oysa cesaret, silaha sarılmakta ya da karanlık ilişkiler içinde güç devşirmekte değil; hukukun, hakikatin ve yaşamın yanında ısrarla durabilmekte. Ve illa ki bu payeden söz edilecekse, kahramanlık şiddeti yüceltmekte değil; ona rağmen adaleti savunabilme kudretinde yatar.
Çatlı filminin fragmanını gördüğüm ilk andan itibaren tarifsiz bir öfke duyuyorum. Bu öfke, hakikatin göz göre göre çarpıtılmasına ve yeniden yazılmasına karşı içimde dinmeyen bir çalkantı yaratıyor.
Devletin pek çok kirli işine koşulmuş, suç taşeronluğundan epey fayda sağlamış bir katilden, bir uyuşturucu kaçakçısından —yani bir failden— kahraman yaratmak; tam olarak hakikatin sistematik bir inkârla yerinden edilmesi ve yerine sahte, parlatılmış bir hikâyenin konulması, apaçık bir hafıza mühendisliğidir.
Nevşehir’de ne olmuştu?
CHP Nevşehir İl Başkanı ve CHP Nevşehir eski milletvekili Av. Mehmet Zeki Tekiner, 17 Haziran 1980’de Nevşehir’de bir bakkal dükkânında iki ülkücü militan tarafından öldürüldü. Cinayet sırasında, Nevşehir CHP Merkez İlçe yönetiminden ve aynı zamanda bakkalın sahibi olan Yavuz Yükselbaba da yaşamını yitirdi. Babamın cinayeti, münferit bir saldırı değil; dönemin örgütlü siyasal şiddetinin bir parçasıydı.
Babam, Nevşehir’de yalnızca memurların, işçilerin ve anti-faşist mücadele yürüten devrimcilerin değil, yoksul halkın ve köylünün de sorunlarını sahiplenen bir avukattı. 12 Eylül 1980 Darbesi’nin hazırlık sürecinde, toplumda infial yaratmak ve yereldeki toplumsal muhalefetin direngenliğini kırmak amacıyla, babam gibi etkili ve saygın isimler özellikle hedef alınıyordu; bu isimler, Abdullah Çatlı’nın baş aktörlerinden olduğu MHP’nin uzantısı olan paramiliter yapı tarafından sistematik biçimde ortadan kaldırılıyordu.
Ancak babama yönelik şiddet cinayetle sınırlı kalmadı. Ülkücü Gençlik Derneği’nin kapatılma ihtimaline karşın, genel merkezi Nevşehir’de açılan Ülkü Yolu Derneği’nin genel başkanı yine Muhsin Yazıcıoğlu, ikinci başkanı da Abdullah Çatlı’ydı. Derneğin bulunduğu sokakta toplanan ülkücü grup önce taş ve sopayla cenaze kortejine saldırdı. CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit ve beraberinde yüz yirmi milletvekilinin babamın cenazesi için Nevşehir’e gelişi, faşistlerin gövde gösterisi için belli ki bir fırsat olarak görülüyordu. Taşlı sopalı saldırının akabinde yüksek binaların üzerinden cenazenin üzerine bir de ateş açıldı. Saldırı sonucunda pek çok sivil ve milletvekili yaralandı. Babamın tabutu refüjde kurşunların hedefi oldu—tabuta on üç kurşun isabet etti.
Onu öldürenler de cenazeye saldıranlar da belliydi. Ancak bu paramiliter gücü koruyan mekanizmalar ve cinayetin arkasındaki örgütlü ilişkiler hiçbir zaman açığa çıkarılmadı.
Cezasızlığın kurumsallaşmasının sonucu olarak taltif, takdir ve terfi
2. Ordu Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde görülen davada Abdullah Çatlı, babamın cinayetindeki faillerle ve olaylarla bağlantılı isimler arasındaydı, ancak “firarda” olduğu gerekçesiyle dosyası ayrılmıştı. Sanık ifadelerinde, azmettirici Ömer Ay’ın babamı takip etmeleri için tetikçilere temin ettiği aracın Abdullah Çatlı’nın kardeşi Zeki Çatlı’ya ait olduğunun belirtilmesi, ilişkinin lojistik düzeyde de somutlaştığını gösteriyordu. Dosyada yer alan Çatlı’ya ait fotoğraflar ve temin edilen araba bağlantısı Çatlı’nın babamın dosyasına dahlini destekler nitelikte.
Avukatlarımız, cinayetler zincirinin örgütlü ve sistematik bir yapı tarafından planlandığı gerekçesiyle davanın Ankara’daki MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Ana Davası ile birleştirilmesini talep etti; ancak bu talep her seferinde mahkeme heyetince reddedildi. Tüm veriler birlikte değerlendirildiğinde cinayetin; failleri, azmettiricileri ve koruyucu mekanizmalarıyla örgütlü bir yapı tarafından gerçekleştirildiği açıktır. Ancak, bu tür siyasi cinayetlerde asıl belirleyici olan, arka plandaki ana aktörlerin ortaya çıkarılmasıdır. Dolayısıyla Türkiye’deki pek çok siyasi cinayet gibi babamın cinayeti de, gerçek sorumluları açığa çıkarılmadığı için, esasen faili meçhul niteliğini korumaktadır.
Cezasızlığın Türkiye’de pek çok dolaylı veçhesi var. Bu bağlamda, 12 Eylül yargılamalarına ilişkin vurgulanması gereken önemli bir husus, ülkücü kanada ait davaların ağırlıklı olarak münferit fiiller üzerinden ele alınması ve örgütsel bağların sistematik biçimde dışarıda bırakılmasıdır. Nitekim, anayasal düzeni hedef alan örgütsel faaliyet suçlamalarıyla yargılanan devrimcilerin aksine, ülkücüler çoğunlukla bireyselleştirilmiş suç isnatlarıyla yargılanmıştır. Bu yaklaşım, hem cezaların kapsamını sınırlamış hem de sanıkların ilerleyen yıllarda devlet bürokrasisinde ve siyaset alanında varlıklarını sürdürmelerine imkân tanıyarak cezasızlığı kurumsallaştırmıştır.
Nitekim, babamın cinayetine ilişkin davada; azmettirme, tetikçileri saklama, yardım ve yataklık, silah temini ve imhası ile sahte evrak/pasaport düzenleme gibi fiillerden hüküm giyen Ömer Ay, cinayetin ardından kaçtığı Almanya’dan 1982 yılında, idam edilmemek koşuluyla Türkiye’ye iade edilmiştir. Müebbet hapis istemiyle yargılanmasına rağmen 1985 yılında tahliye edilen Ömer Ay, 1987 yılında Alparslan Türkeş’in genel başkanı olduğu Milliyetçi Çalışma Partisi’nin Nevşehir Kurucu İl Başkanı olarak siyasi hayata hemen dâhil olmuştur. Bu tablo, söz konusu yargısal yaklaşımın doğrudan bir sonucudur ve yalnızca bireysel bir örnek değildir; dönemin yargılama pratiğinin, örgütlü aşırı sağ şiddeti parçalayarak görünmez kılan ve faillerin kamusal alana yeniden eklemlenmesini mümkün kılan yapısal karakterine işaret eder.
Sessizliğin sonucu: Ülkücü mirasın kamusal tahkimi
17 Haziran 1980’de Nevşehir’de CHP il başkanını öldürten Ömer Ay, 2020 yılında CHP’nin ittifakta olduğu İYİ Parti’den Nevşehir il başkanı seçildi. Partilerinin il başkanını öldürten ve bundan hüküm giymiş bir kişinin, ittifak içinde olunan bir partinin aynı ilde il başkanı seçilmesinin oluşturduğu politik, etik ve insani soruna ise dönemin CHP yönetimi sessiz kaldı.
Bu zafiyet bir yeni sorunu doğuracaktı. 2024 yılında Nevşehir’de Borsa Kavşağı’nın adının, İYİ Partili belediye tarafından “Abdullah Çatlı Meydanı” olarak değiştirilmesi, yalnızca bir isim değişikliği değil; yüzleşmeyi reddeden ve hakikati tersyüz eden bir hafıza politikasının somut göstergesi oldu. Babamın dava dosyasında katillere araba temin ettiği iddia edilen Zeki Çatlı, ağabeyinin isminin bir meydana verilmesini “28 yıldır beklenen bir vefa” olarak değerlendirdi.
Zamanında verilmeyen mücadele nedeniyle kaybedilen saflar bir süreklilik içinde yeni bir sorunu daha beraberinde getirdi. 9 Kasım 2025’te Ömer Ay ikinci kez İYİ Parti Nevşehir İl Başkanı seçildi. Bu tercih, münferit bir karar değil; cezasızlıkla beslenen ve kamusal hafızayı yeniden inşa etmeye yönelen bir siyasal hattın devamıydı.
Cezasızlığın gölgesinde bir cüret sineması
Bugün Çatlı hakkında çekilen filmi izlemeye lüzum yok, fragman ve afiş filme dair yeterince bilgi veriyor. Yıllarca insanlığa karşı işlenmiş suçlarla, paramiliter ilişkilerle ve devlet bağlantılarıyla anılan ve tek bir gün dahi cezasını çekmemiş bir fail, sinema kurgusuyla yeniden çerçeveleniyor. Film tam da bu karanlık zeminin üzerinde yükseliyor. Hafıza yeniden kuruluyor; şiddet ve suçla dolu koca bir geçmiş bir kurguyla görünmez kılınıyor. Karanlık ve karmaşık ilişkiler ağı basitleştirilerek romantize ediliyor. Böylece fail, toplumsal hafızada bir kahraman olarak yeniden tanımlanıyor. Bu, bir temize çıkarma çabasının yanında cezasızlığın kültürel olarak onaylanmasıdır bizler için. Ve daha katlanılmaz olanı, unutulmasın istediğimiz, hukuk zemininde bir gün hesaplaşmayı beklediğimiz geçmişin ikinci kez silinmesi anlamına geliyor. Babamın ve benzer biçimde hayatını kaybeden birçok insanın hikâyesi; bu tür hamasi anlatıların gölgesinde görünmezleşiyor. Mağdurların adalet arayışı silikleşiyor, hakikat kamusal hafızadan çekiliyor. Tüm bunların, zorbalığın bir başka tezahürü olduğunu söylemekte beis yok.
Daha fenası, bu çarpıtılmış anlatıların bizatihi gençleri hedef grup olarak seçmesi. Genç kuşaklar, tarihsel gerçeklik yerine kahramanlaştırılmış bir kurguyla karşı karşıya bırakılıyor. Böyle bir hafıza içinde adalet duygusunun zayıflaması kaçınılmaz. Çünkü hakikatle bağ koparıldığında, geriye koskoca ve bomboş hamaset kalıyor.
Bu yüzden mesele yalnızca geçmiş değildir. Mesele, bugün kimin nasıl hatırlandığı ve yarının hangi anlatılar üzerine kurulacağıdır. Hakikatin kökten çarpıtılmasına ve yok sayılmasına razı gelmek, yalnızca bir hafıza kaybı değil; geleceğin de kaybı bizim için. Bu nedenle, geçmişin yerine ikame edilen bu sahte anlatıya karşı ses yükseltmek bir tercih değil, zaruri bir sorumluluktur. Karşı bellek oluşturmaya, unutturulmak istenen kişileri ve değerlerini ısrarla hatırlatmaya ve cezasızlığa karşı adalet talebini diri tutmaya mecburuz. Ancak bu ısrarla, silinmek istenenin izini sürebilir ve ancak o zaman, gerçek bir yüzleşmenin imkân ve ihtimalini koruyabiliriz.
Çatlı filmini çekenler de ailesi de geçmişten utanmayı reddediyor; bu apaçık ortada. Nasıl ki Hitler’in Yahudi soykırımında Nazi subaylarının torunları, elli yıl sonra da olsa utanıp özür dilediler, bizler de Çatlı’nın torunlarının susmayı ve utanmayı bileceği günleri umut etmeyi sürdüreceğiz.