Faiz ve enflasyon genellikle teknik ekonomi başlıkları gibi sunuluyor. Oysa bu iki değişken, finansallaşmış ekonomilerde yalnızca piyasaları değil, borcu, gündelik hayatı ve toplumsal maliyetlerin kimler üzerinde yoğunlaşacağını da belirliyor
Semih Büker*
Faiz ve enflasyon üzerine konuşurken çoğu zaman teknik bir dilin içine hapsoluyoruz. Merkez bankası kararları, para politikası, fiyat istikrarı, yatırımcı güveni, piyasa beklentileri… Bütün bu kavramlar, sanki yalnızca uzmanların anlayabileceği, toplumun geri kalanının ise ancak sonuçlarına katlanacağı bir alan varmış gibi sunuluyor. Oysa mesele bundan ibaret değil. Faiz ve enflasyon, yalnızca ekonomi kitaplarının konusu değil; aynı zamanda gündelik hayatın, borç ilişkilerinin, gelir dağılımının ve siyasal tercihlerin tam merkezinde yer alıyor.
Bugün faiz ve enflasyon hakkında yürütülen tartışmaların çoğu, bu iki değişkeni teknik araçlar gibi ele alıyor. Faiz artırılırsa enflasyon düşer mi? Faiz düşerse yatırım artar mı? Enflasyon ne kadar süre daha yüksek kalır? Bu soruların hepsi elbette önemli. Ama asıl mesele çoğu zaman gözden kaçıyor: Faiz ve enflasyon, kimin korunacağını ve kimin maliyet ödeyeceğini belirleyen mekanizmalardır.
Tam da bu noktada “finansallaşma” kavramı önemli hale geliyor. Çünkü yaşadığımız ekonomik düzeni yalnızca üretim, istihdam ve büyüme üzerinden değil; aynı zamanda borç, faiz, varlık fiyatları ve finansal beklentiler üzerinden düşünmemiz gerekiyor. Son kırk yılda kapitalizm, üretim merkezli birikim yapısından giderek daha fazla finansal mantık tarafından belirlenen bir düzene doğru kaydı. Bugün artık yalnızca şirketler değil, haneler, devletler ve bireyler de finansal mantık içinde hareket etmeye zorlanıyor.
Bu dönüşümün en görünür sonuçlarından biri borçlanmanın sıradanlaşması oldu. Ücretlerin çoğu zaman yaşam maliyetlerini karşılamaya yetmediği bir düzende, kredi kartları, tüketici kredileri, konut kredileri ve çeşitli finansal araçlar gündelik hayatın ayrılmaz parçası haline geldi. Böylece borç, istisnai bir durum olmaktan çıktı; normal yaşamın altyapısı haline geldi. İnsanlar yalnızca bugünkü gelirleriyle değil, henüz kazanmadıkları gelecek gelirleriyle de yaşamlarını sürdürmeye başladı.
Bu durum ekonomik ilişkileri de dönüştürdü. Klasik kapitalizmde sömürü daha çok üretim süreci ve ücretli emek üzerinden düşünülürdü. Bugün ise buna borçluluk da eklenmiş durumda. İnsanlar yalnızca çalışırken değil; borç öderken, faiz taşırken ve finansal yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışırken de sistemin parçası haline geliyor. Başka bir deyişle, finansallaşma yalnızca piyasaları değil, insan hayatının zamanını ve geleceğini de işgal ediyor.
Faiz tam da bu nedenle teknik bir oran değil, toplumsal bir ilişkidir. Faiz oranlarının yükselmesi, yalnızca “paranın fiyatı”nın artması anlamına gelmez. Aynı zamanda kredi kullananların, borç taşıyanların, küçük işletmelerin ve ücretlilerin üzerindeki baskının artması anlamına gelir. Buna karşılık finansal varlıklara sahip olanlar için faiz, çoğu zaman koruma ve getiri aracıdır. Yani faiz, nötr bir araç değil; alacaklılar ile borçlular arasındaki güç ilişkisinin önemli bir parçasıdır
Enflasyon için de benzer bir şey söylemek gerekir. Enflasyon yalnızca fiyatların artması değildir. Aynı zamanda toplumsal kesimler arasında kayıpların ve korunma imkânlarının nasıl dağıldığıyla ilgilidir. Ücretliler, sabit gelirliler ve tasarrufu olmayan kesimler için enflasyon çoğu zaman doğrudan yoksullaşma anlamına gelir. Buna karşılık mülk, döviz, finansal varlık ya da güçlü fiyatlama kapasitesine sahip olanlar aynı süreçten çok daha az zarar görebilir, hatta kimi zaman kazançlı bile çıkabilir. Bu nedenle enflasyon da teknik bir istikrarsızlık değil; aynı zamanda bir yeniden dağıtım mekanizmasıdır.
Burada kritik nokta şudur: Enflasyonla mücadele adı altında uygulanan politikalar da toplumsal olarak nötr değildir. Faiz artırımı çoğu zaman enflasyonla mücadele için gerekli bir teknik adım gibi sunulur. Ama bunun bedelini kim öder? Krediye erişimi zorlaşanlar, borç yükü ağırlaşanlar, yatırımı kısıtlanan küçük üreticiler, işsizlik baskısıyla karşılaşan emekçiler… Buna karşılık finansal varlıklarını koruyabilenler, yüksek faiz ortamında daha güvende kalabilir. Yani “enflasyonla mücadele” söylemi çoğu zaman, farklı toplumsal kesimlerin farklı biçimlerde korunması ya da feda edilmesi anlamına gelir.
Türkiye bu gerilimin en görünür yaşandığı ülkelerden biri. Çünkü burada faiz ve enflasyon meselesi hiçbir zaman yalnızca iç talep, büyüme ya da fiyat istikrarı meselesi olmadı. Aynı zamanda döviz kuru, dış sermaye akımları, finansal kırılganlık ve güven arayışı ile birlikte işledi. Türkiye gibi dış finansmana bağımlı ekonomilerde faiz politikası çoğu zaman yalnızca içerideki fiyatları değil, dışarıdaki sermayeyi de ikna etmek zorundadır. Bu da para politikasını teknik bir ayar meselesi olmaktan çıkarır; toplumsal sonuçları olan siyasal bir tercih alanına dönüştürür.
Türkiye’de faiz ve enflasyon tartışması çoğu zaman ideolojik sloganlar ile teknokratik jargon arasında sıkışıyor. Oysa asıl soru çok daha basit ve çok daha politik: Hangi toplumsal kesim korunacak, hangi kesim maliyeti üstlenecek? Enflasyon yükseldiğinde kimlerin alım gücü eriyor? Faiz yükseldiğinde kimlerin borç yükü ağırlaşıyor? Kur şoku olduğunda kimlerin hayatı daha da kırılgan hale geliyor? Bu sorular sorulmadan yapılan her ekonomi tartışması eksik kalır. Dolayısıyla faiz ve enflasyonu yalnızca ekonomi biliminin teknik başlıkları olarak değil, toplumsal yaşamın nasıl örgütlendiğini gösteren göstergeler olarak düşünmek gerekir. Çünkü bu değişkenler yalnızca piyasaları değil; ev kiralarını, mutfak masraflarını, borç taksitlerini, iş güvencesini, geleceğe dair umutları ve hayatın genel ritmini de belirliyor.
Bugün faiz ve enflasyon üzerine yürütülen tartışmalarda asıl görünmez kılınan şey tam da budur: ekonomik kararların toplumsal kaderle kurduğu ilişki. Bu nedenle finansallaşmanın eleştirisi, yalnızca ekonomi teorisine yönelik bir itiraz değil; hayatın hangi mantık etrafında örgütleneceğine ilişkin daha geniş bir siyasal sorudur.
Kaynakça
Abuk Duygulu, A. (2022). Türkiye’de finansallaşma yazını: Lisansüstü tezlerine yönelik bir inceleme. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (51), 61–78.
Harvey, D. (2015). Neoliberalizmin kısa tarihi. İstanbul: Sel Yayıncılık.
Lapavitsas, C. (2013). Profiting without producing: How finance exploits us all. London: Verso.
Marx, K. (2012). Kapital, Cilt III: Kapitalist üretimin bütünsel süreci. İstanbul: Yordam Kitap.
Özküralpli, İ. (2023). Türkiye’de gündelik hayatın finansallaşması: Beyaz yakalıların finansal borçluluk deneyimleri. Mülkiye Dergisi, 47(4), 1258–1291.
Piketty, T. (2014). Yirmi birinci yüzyılda kapital. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.
Polanyi, K. (2025). Büyük dönüşüm: Çağımızın siyasal ve ekonomik kökenleri. İstanbul: İletişim Yayınları
*Semih Büker, emekli öğretim üyesidir. Ekonomi, finans ve çağdaş toplumsal dönüşümler üzerine düşünmekte ve yazmaktadır.