Savaş, kanser ve demokrasi

Savaş, yalnızca insanların birbirini öldürdüğü bir askeri çatışma değildir; savaş, sistemik bir ölüm düzenidir. Sağlık sistemlerini çökertir. İlaç akışını bozar. Kanser üretir. Çevreyi kirletir. Yoksulları daha kırılgan hale getirir. Demokrasiyi geriletir. Bilimi baskı altına alır. Hakikati zayıflatır. Üstelik bunların hepsini aynı anda yapar

Savaş, kanser ve demokrasi
Yayınlama: 21.04.2026
A+
A-

Prof. Dr. Cem Terzi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dış işleri bakanı MarcoRubio, 13 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya düzenini açıkça eleştirdi. “Sınırların olmadığı dünya”yı bir hata olarak ilan etti. Kitlesel göçü bir “tehdit”, iklim krizi politikalarını bir “kült” olarak tanımladı. Uluslararası hukuku ve çok taraflılığı ABD çıkarlarının önünde bir engel olarak değerlendirdi. Bu konuşma, sıradan diplomatik bir çıkıştan ibaret değildi. Bu, yeni bir dünya düzeni ilanıydı. 13 Şubat 2026’da Münih’te sadece bir konuşma yapılmadı; İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana inşa edilen ‘insan hakları’ parantezi resmen kapatıldı. Marco Rubio’nun sözleri, hukukun yerini gücün, sağlığın yerini silahın aldığı ‘post-hukuk’ çağının ilanıydı. Böylelikle hukukun askıya alınacağı, kural temelli düzenin yerine askeri güç temelli düzene geçileceği bütün dünyaya ilan edildi. Bu konuşma Münih’te ayakta alkışlandı…

Bugün yaşadığımız çağ, finansallaşmış kapitalizmin yeni bir kriz çağıdır. Maalesef bu çağda savaş bir sapma değil, yeni düzenin kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Kriz derinleştikçe savaş eğilimi artıyor. Devletler çökertiliyor. Toplumlar parçalanıyor. Halklar yerinden ediliyor. Yemen’de, Gazze’de, Suriye’de olan budur. İran’da yapılmak istenen budur.
Bu yeni sömürü düzeninin en çıplak göstergesi artık kar oranları değil, insanların yaşam süresidir. Kimlerin daha uzun yaşayabildiği, kimlerin erken öldüğü bu sistemin gerçek bilançosudur. Bilimsel verilere göre savaş ve çatışma yaşayan ülkelerde yaşam süresi ortalama 5 ila 10 yıl kısalıyor. Bazı coğrafyalarda bu kayıp 15 yıla kadar çıkıyor. Artık sömürgecilik sadece toprak çalmakla ilgili değil; artık doğrudan ‘zaman’ çalınıyor. Yemen’de veya Gazze’de bir çocuğun yaşam süresinden çalınan 15 yıl, finans kapitalin en kanlı kar hanesidir. Bu bir toplumdan yılların çalınması demektir. Bir neslin geleceğinin kısaltılması demektir. Bu durum aslında doğrudan öldürmekten farklı değildir. Sadece daha yavaş, daha sessiz ve daha görünmezdir. Savaş meydanında ölmeyen insanlar, hastane, ilaç, aşı olmadığı için ölüyorlar.

Savaş dendiğinde aklımıza bombalar, tanklar, yıkılan evler, kaçan insanlar, enkaz altından çıkarılan çocuklar gibi korkunç görüntüler gelir. Oysa savaş yalnızca cephede yaşanmaz. Savaş, hükümetlerin bütçelerinde de yaşanır. Hastanelerde, ilaç depolarında, kirlenen havada, zehirlenen suda, susturulan gazetelerde, korkutulan üniversitelerde ve giderek daralan kamusal alanda da yaşanır.

Bugün geldiğimiz nokta savaşın sağlık, kanser, çevre, bilim ve demokrasi üzerindeki etkilerini artık ayrı ayrı değil, tek bir bütün olarak düşünmemiz gerektiğini söylüyor.
Savaş yalnızca silahlarla ilgili değil. Ölüm her zaman bomba gürültüsü ile gelmiyor. Bilimsel veriler, askeri harcamalardaki her yüzde 1’lik artışın, kamu sağlığı harcamalarında ortalama yüzde 0,6’lık bir azalmaya karşılık geldiğini gösteriyor. Düşük gelirli ülkelerde bu düşüş daha da ağırlaşıyor, yüzde 0,9’a kadar çıkıyor. Teknik gibi görünen bu veri, aslında son derece somut bir gerçeği anlatıyor: Bir ülke, silaha daha fazla para ayırdığında, sağlık için daha az kaynak kalıyor.
Bir füze siparişi verildiğinde bir hastane daha az kuruluyor. Bir tank alındığında bir aşı programı erteleniyor. Savunma bütçesi kabardığında bir çocuk tedaviye geç ulaşıyor. Bir gebe kadın izlenemiyor. Bir kronik hasta ilacına erişemiyor. Bu yüzden savaş bütçesi, sadece savaşın maliyeti değildir. Savaş bütçesi, yaşamdan çekilen kaynağın başka bir adıdır.
Son yıllarda yayımlanan çalışmalar, kanserin küresel yükünün yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda yapısal ve politik belirlenimlere bağlı olduğunu göstermektedir. Çocukluk çağı kanserlerine ilişkin veriler, 1990–2023 döneminde küresel ölümlerde %27’lik bir azalma olduğunu ortaya koyarken, düşük gelirli ülkelerde ölüm oranının %38 artmış olması, küresel sağlık sistemlerindeki derin eşitsizliği görünür kılmaktadır. Kanser bugün artık sadece bir hücre bölünmesi sorunu değil, bir sınıf ve coğrafya kaderidir. Genetik kodumuzdan çok, posta kodumuzun hayatta kalma şansımızı belirlediği bir çağdayız.

Küresel kanser yüküne ilişkin modellemeler, ölümlerin önemli bir bölümünün aslında önlenebilir olduğunu göstermektedir. 2022 yılında beklenen 9,4 milyon kanser ölümünün yaklaşık %48’i uygun halk sağlığı politikalarıyla engellenebilir durumdadır. Bu noktada daha temel bir karşı-olgusal tartışma gündeme gelmektedir: 2,7 trilyon dolara ulaşan küresel askeri harcamalardan ayrılacak küçük bir payın bile sağlık sistemlerine yönlendirilmesi durumunda, kanserin küresel yükü bugünkünden çok daha düşük olabilirdi. Modern tıp milyonlarca insanı kurtaracak bilgiye sahip, ancak küresel siyaset bu kaynağı silahlara gömmeyi tercih ediyor. Önlenebilir her ölüm, aslında politik bir tercihin sonucudur.

Ülkelerin sağlık sistemleri de savaşın doğrudan hedefi haline gelmiş durumda. Uluslararası hukuk, uzun süre sağlık tesislerini çatışmaların dışında tutmayı büyük ölçüde başarmış olsa da, Gazze, Sudan, Yemen, Myanmar ve Ukrayna’daki saldırıların ölçeği bu korumanın fiilen çöktüğünü göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü 2023–2024 döneminde 3.600’den fazla sağlık tesisi ve çalışanına yönelik saldırı kaydetmiştir; bu saldırılar artık rastlantısal değil, sistematik hedeflemenin ürünüdür. Artık sağlık altyapısının, hizmetlerin ve tanıklığın topyekun yok edilmesi günümüz savaşlarında bir biyopolitik stratejidir.1990 ile 2017 arasında, yalnızca dolaylı nedenlerle, yani sağlık hizmetlerinin aksaması, ilaç tedarikinin bozulması, bakım zincirlerinin kırılması gibi nedenlerle yaklaşık 29 milyon “fazladan ölüm” yaşandığı tahmin ediliyor. Bu ölümler yolla oluşuyor; birincisi doğrudan yıkım. Hastaneler, sağlık merkezleri, ambulanslar ve sağlık çalışanları hedef haline geliyor; ikincisi tedarik zincirinin çökmesi. İlaç, serum, antibiyotik, anestezik, aşı, yakıt ve tıbbi ekipman ya bloke ediliyor ya da hiç ulaşmıyor. Üçüncüsü ise ekonomik savaş. Yaptırımlar, döviz krizleri ve finansal kuşatma nedeniyle sağlık sistemleri içeriden çöküyor.
Böylece insanlar yalnızca bombayla değil, kapanan hastane kapısıyla, gelmeyen ilaçla, yapılamayan ameliyatla, erişilemeyen temiz suyla, yarım kalan diyalizle, çalışmayan soğuk zincirle de ölüyor.

En çok kimler etkileniyor?

Bu yıkım herkesi aynı ölçüde vurmuyor. Düşük ve orta gelirli ülkeler, askeri harcama artışının sağlık bütçesinde yarattığı daralmayı çok daha sert biçimde yaşıyor; çünkü bu ülkelerde sağlık sistemleri daha kırılgan, koruyucu sağlık hizmetleri daha sınırlı, dış yardıma bağımlılık daha yüksek ve kamusal sigorta mekanizmaları daha zayıf.
Savaş yaşayan ülkelerde dış sağlık yardımlarının yüzde 30 ila yüzde 40 oranında azaldığı, bunun da insanları cepten ödeme yapmaya zorladığı görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 9 Nisan 2026 tarihli raporu, Orta Doğu’daki savaşın yalnızca toplumları sarsan bir yıkım olmadığını, aynı zamanda sağlık sistemlerini bilinçli biçimde çökerten bir sürece dönüştüğünü açıkça ortaya koyuyor.

İran’da 3,2 milyon insan yerinden edildi. 32.314 kişi yaralandı, 2.362 kişi hayatını kaybetti. Lübnan’da 1,05 milyon insan evini terk etti; 5.873 kişi yaralandı, 1.739 kişi öldü. Bu rakamlar sadece görünen kayıplardır. Asıl yıkım, sağlık sistemlerinin
çöküşüdür. Sağlık hizmetlerine erişim daralmakta, kronik hastalıkların tedavisi kesintiye uğramakta ve yüz binlerce insan görünmez bir ölüm sürecine sürüklenmektedir.
İran’da 23 sağlık tesisi hedef alınmış, 9 sağlık çalışanı öldürülmüştür. Lübnan’da
106 sağlık tesisine saldırı düzenlenmiş, 57 sağlık çalışanı hayatını kaybetmiştir.
Büyük ölçekli göç, su ve hijyen hizmetlerinin çökmesi ve sağlık altyapısının yok edilmesi bulaşıcı hastalıkların yayılmasını hızlandırmaktadır.
Sudan örneğinde görüldüğü gibi, aşılama sisteminin çökmesi kızamık gibi hastalıkların geri dönmesine yol açmaktadır.
Bugün dünyada her beş çocuktan biri çatışma bölgelerinde yaşamaktadır. Bu çocuklar travmayla büyümekte ve bu travma kuşaklar boyunca aktarılmaktadır.

Kanser, iklim ve savaş

Savaşın etkisi hastane duvarlarında bitmiyor. Petrol depolarının, rafinerilerin, sanayi tesislerinin, enerji altyapısının bombalanması, yalnızca o anda ortaya çıkan patlama ve yangın anlamına gelmiyor. Aynı zamanda toprağa, havaya ve suya yayılan kalıcı bir zehirlenme anlamına geliyor.
2020’den bu yana, kanser ile iklim değişikliği arasındaki bağlantıları gösteren çok sayıda bilimsel çalışma yayımlandı. Özellikle petrokimyasalların fizyolojik sistemler ve DNA üzerindeki olumsuz etkileri gösterildi. Hatta yalnızca petrokimya endüstrileriyle değil, yeni yeşil enerji sektörleriyle ilişkili mesleki ve çevresel maruziyetlerin bile kanserojen etkileri geniş biçimde tartışıldı. Bugün bu bağlantıları, Orta Doğu’daki mevcut yıkıcı savaşların ortaya çıkardığı tabloda çok açık bir şekilde görüyoruz.
Tahran ve İran’ın diğer bölgelerine yağan, kanserojen maddelerle
yüklü siyah yağmur haberlerini bütün dünya gördü, okudu. Bu durum petrol depolarının bombalanmasından kaynaklanmakta ve ortaya çıkan çevre kirliliği hem bugün hem de gelecek kuşaklar için ciddi sağlık riskleri yaratmaktadır. Hürmüz Boğazı’nda gemilerin bombalanması ya da mayınlar nedeniyle yok edilmesi
sonucu ortaya çıkan petrol sızıntısı tehditleri, ekosistemler üzerinde kalıcı hasarlara ve artan kanser risklerine işaret ediyor.

Kanser, iklim değişikliği ve savaş arasındaki ilişki artık çok daha görünür durumda!

Petrol ve petrokimya altyapısının bombalanmasıyla ortaya çıkan kirleticiler, kanserojen maddelerin yayılmasına yol açıyor. Siyah yağmurlar, duman bulutları, sızıntılar, toprağa karışan kimyasallar ve uzun süreli çevresel maruziyetler yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakları da etkiliyor. Bu nedenle savaşın sonucu sadece “ölü sayısı” değildir. Savaş, daha doğmamış çocukların bedenine de yazılır. Genetik etkiler, uzun süreli maruziyetler, artan kanser riski ve ekolojik yıkım savaşın geniş zamana yayılmış yüzüdür.
Bir başka deyişle savaş, yalnızca öldürmez; hastalık üretir. Sadece bedenleri parçalamaz; ekosistemleri de bozar. Sadece şehirleri harabeye çevirmez; geleceğin biyolojik zeminini de çürütür. Petrol için yürütülen savaşların sonucu kanser, solunum hastalıkları, çevresel maruziyet ve sağlık eşitsizliğidir. Savaş artık sadece askeri bir olay değil, bir çevre sağlığı felaketi, bir halk sağlığı krizi ve çok kuşaklı bir biyopolitik yıkımdır.

Savaş ve İklim krizi
Savaşın iklim üzerindeki etkisi sadece bombalarla sınırlı değildir; küresel askeri harcamalar ve operasyonlar, toplam sera gazı emisyonlarının yaklaşık %5,5’inden sorumludur. Bu, dünyadaki pek çok sanayi kolundan daha büyük bir karbon ayak izi demektir. Silahlara yatırılan her kuruş, sadece sağlık bütçesinden değil, aynı zamanda iklim krizine karşı hayatta kalma şansımızdan da çalmaktadır. Birçok az gelişmiş ülkede insanlar, bu devasa kirliliğin yarattığı kanser yükü altında ezilirken; ne erken tanıya ne de modern onkolojik tedavilere erişebilmektedir.
Savaşın dumanı dağıldığında geriye barış gelmiyor; geriye genetik mutasyon, zehirlenmiş su havzaları ve nesillere yayılan bir kanser haritası kalıyor. Savaş, doğmamış çocukların DNA’sına yazılan bir idam fermanıdır.

Demokrasi savaştan önce ölür

Savaş yalnızca bedeni ve çevreyi değil, siyasal rejimleri de çürütür. Savaş artık sermayenin kriz yönetme biçimlerinden biridir. Krizlerin çözümü, bağımlı ülkelere daha fazla baskı ve yıkım uygulamak üzerinden aranıyor. Sürekli savaş üzerine kurulu bir düzen oluşturuldu. Bunu güvenlik söylemiyle meşrulaştırıyorlar. Böylelikle halktan daha fazla vergi alınır, ücretler düşer, yaşam güvencesizleşir. Bunlar “tehdit”, “terör”, “dış güçler” gibi sözlerle kabul ettirilir. Sürekli tehdit altında tutulan toplumlar, hak kayıplarını normalleştirir.Savaşların yarattığı mültecilik, ölüm ve hayatların değersizleşmesi, içeride kurulan baskı rejimini besler. İçerideki otoriterlik ile dışarıdaki savaş, aynı düzenin iki yüzüdür. Savaş hatta savaş ihtimali, demokrasileri otoriter rejimlere dönüştürür. Nihayetinde toplum, savaşı mümkün kılan siyasete uyumlu hale getirilir. Bu nedenle demokrasinin krizi, aynı zamanda dünya barışının krizidir. Bugün demokrasi ile kanser ve savaş arasındaki ilişki artık sadece siyasi değil, aynı zamanda tıbbi bir zorunluluktur. Demokrasi zayıfladığında toplumun bağışıklık sistemi çöker: Halk, “Neden hastane yerine füze alıyoruz?” diye soramaz. Demokrasi zayıfsa yalnızca bütçeler değil, gerçekler de denetimsiz kalır. Hava kirliliğinden ilaç erişimine kadar uzanan sağlık verileri manipüle edilebilir; kanserin nedenlerini ortaya koyacak bilimsel bilgi bastırılır. Bilimin sustuğu yerde ise hastalık yalnızca artmaz, görünmez hale gelir. Savaşın yarattığı ekolojik yıkıma, siyah yağmurlara ve zehirlenmiş sulara “dur” diyebilecek tek kamusal güç demokrasidir. Çünkü denetlenemeyen güç, sadece bugünü değil, geleceğin biyolojik zeminini de zehirler.

Bilim bile nötr değil

Bu tablonun belki de en çarpıcı boyutlarından biri, bilimsel üretimin coğrafyasındaki değişimdir. Son veriler, bilimsel yayınların yüzde 75’inin artık tam demokratik olmayan ve basın özgürlüğü sorunlu ülkelerden geldiğini gösteriyor. Özgürlüğün olmadığı yerde bilim, şifa üretmek yerine rejimi tahkim eden bir teknisyenliğe dönüşür. Bilimsel verilerin ‘problemli’ demokrasilerden gelmesi, hakikatin de savaşın ilk zayiatı olduğunun kanıtıdır. Geçmişte bilimsel üretim büyük ölçüde Batılı demokratik ülkelerde yoğunlaşırken, bugün bu denge ciddi biçimde değişmiştir. Basın özgürlüğü ile bilimsel üretim arasındaki ilişki de dikkat çekicidir. 2024 yılı itibarıyla yayımlanan çalışmaların büyük kısmı, basın özgürlüğünün “problemli” ya da daha kötü kategoride olduğu ülkelerde üretilmektedir. Bu durum, bilimsel
bilginin üretimi kadar dolaşımının da politik koşullardan bağımsız olmadığını göstermektedir.

Bilimsel üretimde en üretken ülkeler arasında Çin, ABD ve Hindistan öne çıkmaktadır. Çin, otoriter bir rejim altında ve ciddi basın özgürlüğü kısıtlarıyla bilim üretimini artırmaktadır. ABD ise artık “tam demokrasi kategorisinden çıkarak “kusurlu demokrasi” olarak değerlendirilmektedir.

Türkiye bu küresel dönüşümün tipik örneklerinden biridir. Rejim tipi “hibrit rejim” olarak tanımlanmakta, basın özgürlüğü ise “çok ciddi sorunlu kategorisinde yer almaktadır. 2024 yılı itibarıyla yaklaşık 78 bin bilimsel yayın üretilmiş olmasına rağmen, yüksek atıf oranlarının düşük kalması dikkat çekmektedir. Bu durum, niceliksel artış ile niteliksel derinlik arasındaki çelişkiyi açıkça ortaya koymaktadır.
Türkiye, Rusya, İran, Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte, bilimsel üretimini hızla artıran ancak demokratik standartları sınırlı ülkeler grubunda yer almaktadır. Bu ülkelerde bilimsel üretim artışı, çoğu zaman devlet
politikalarıyla teşvik edilmekte, ancak aynı süreçte akademik özgürlükler daralabilmektedir.
Bu bağlamda, otoriter ya da yarı-otoriter rejimlerde bilim üretimi stratejik bir araç haline geliyor. Yayın sayısındaki artışa rağmen kalite düşüşü, politik müdahaleler ve akademik bağımsızlık sorunları ortaya çıkıyor. “Makale
fabrikaları”, sahte yayınlar ve atıf manipülasyonları bu ortamda
daha sık görülmektedir.
Basın özgürlüğü de bu sürecin merkezinde yer alır. Bilimsel bilginin eleştirilmesi, doğrulanması ve toplumla paylaşılması için özgür bir medya ortamı gereklidir.
Basın özgürlüğünün zayıf olduğu ortamlarda bilimsel bilgi kolaylıkla manipüle ediliyor ve propaganda aracına dönüşebiliyor.

Savaşın gerçek adı: Sistemik ölüm

Bütün bu tabloyu bir araya getirdiğimizde daha sert ama daha doğru bir tanım yapmak gerekir: Savaş, yalnızca insanların birbirini öldürdüğü bir askeri çatışma değildir; savaş, sistemik bir ölüm düzenidir.
Sağlık sistemlerini çökertir. İlaç akışını bozar. Kanser üretir. Çevreyi kirletir. Yoksulları daha kırılgan hale getirir. Demokrasiyi geriletir. Bilimi baskı altına alır. Hakikati zayıflatır. Üstelik bunların hepsini aynı anda yapar.

Bu yüzden savaş karşıtlığı sadece “silahlar sussun” demek değildir. Savaş karşıtlığı, savaş bütçesine karşı çıkmaktır. Hastanelerin hedef alınmasına karşı çıkmaktır. Yaptırımların yarattığı sağlık yıkımını görmek demektir. Çevresel zehirlenmeyi savaşın parçası saymak demektir. Bilimin, basının ve kamusal hakikatin baskılanmasına karşı çıkmak demektir.

Kanser, iklim, savaş, bütçe, yoksulluk ve otoriterleşme artık birbirinden ayrı başlıklar değildir. Hepsi aynı korkunç çağın farklı yüzleridir.

Bugün barışı savunmak, sadece silahların susmasını istemek değildir. Barışı savunmak; bütçeyi hastaneye, bilimi hakikate, toprağı yaşama iade etme kavgasıdır. Kanser için en gerekli ilaç demokrasidir.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.