Ekmek ve zehir, emek ve ekoloji

Bugün maden işçilerinin adil geçiş ve maden sektörünün daraltılması ihtimallerine karşı kaygılı duruşlarını “iklim inkârcılığı” olarak okumak ciddi bir hata olur. Maden işçileri iklim krizini inkâr etmiyor; güvencesizliği reddediyor!

Ekmek ve zehir, emek ve ekoloji
Yayınlama: 30.04.2026
A+
A-

Coşku Çelik

Bugün Türkiye’nin maden politikaları üçlü bir gerilim ekseninde şekilleniyor. Bir tarafta, son dönemdeki politika değişimleri yön değişikliği ihtimaline işaret ediyor; bu değişimde özellikle Avrupa Yeşil Mutabakatı ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması etkili olabilir. Türkiye, 2021 yılında politikalarını Avrupa Yeşil Mutabakatı ile uyumlu hale getirmeye başlayacağını taahhüt ederek, Paris Anlaşması’nı onayladı ve COP26’da 2053 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşma taahhüdünde bulundu. 2023 yılının sonlarına doğru hükümet, Emisyon Ticaret Sistemi’nin kurulmasını ve Karbon Piyasası Düzenlemesi’nin hayata geçirilmesini önceleyen bir İklim Kanunu taslağı sundu. Nihayet yeni İklim Kanunu, 9 Temmuz 2025 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu yasayla Türkiye, düşük karbonlu kalkınma hedefleri doğrultusunda çevre ve iklim politikalarını hukuki bir zemine oturtmuş oldu.

Her ne kadar bu yeni yasal düzenleme fosil yakıtlardan çıkış ve adil dönüşümün sağlanmasına ilişkin kapsamlı bir yol haritası sunmasa da, Türkiye’nin uluslararası iklim taahhütleri ve özel sektörün Avrupa Birliği karbon düzenlemelerine uyum sağlama yönündeki artan baskısı, politika yapıcıları karbonsuzlaşma gündemini hızlandırmaya ve son on yılda izlenen maden merkezli enerji stratejilerini yeniden değerlendirmeye zorlayabilir.

Bir diğer tarafta ise, Türkiye’nin başta kömür olmak üzere maden ve fosil yakıt ekonomisi büyümeye devam ediyor; yeni maden sahaları açılıyor ve yeni termik santraller inşa ediliyor. TEMA Vakfı’nın ortaya koyduğu üzere,[1] ülkedeki orman varlıklarının yüzde 58’i ve tarım arazilerinin yüzde 60’ı madencilik için ruhsatlandırılmış durumda. Burada karşımıza, maden yatırımları ve bu yatırımların ekolojik etkilerine karşı yaşam alanlarını, topraklarını, temiz su ve havaya erişimlerini savunan köylüler çıkıyor. Bu köylülerin direnişi hem bir ekolojik adalet direnişi hem de mülksüzleşme, işçileşme ve piyasa tahakkümüne karşı bir yaşam mücadelesi. Bunun en yakın örneklerinden biri, Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy’de, Akbelen Ormanı’nın kömür madeni genişlemesine ve acele kamulaştırmaya karşı süren direniş.

Gerilimin üçüncü aktörü ise, geçmişte köylerindeki maden yatırımları ve dönüşen kırsal kalkınma politikaları etkisiyle mülksüzleştirilmiş, işçileştirilmiş ve bugün geçimini maden ekonomisindeki istihdamdan sağlayan kesimler. Zira yaşam alanlarında maden kurulması ve genişlemesi sürecinde topraklarından ve piyasa dışı geçim olanaklarından koparılmış olmaları, bu kesim için kamuoyunda işçi sağlığı ve iş güvenliği zafiyetleri, meslek hastalıkları ve hatta ölümlerle bilinen maden işçiliğini “yaşamsal” kılmış durumda. Madenlerdeki istihdamın devamlılığı için mücadele eden işçilerin son birkaç yıldaki eylemlilikleri de bunu açık biçimde gösteriyor. Örneğin 2024 yılında Soma’da maden işçileri devletten ithal kömüre kota koymasını talep ediyordu. Devletin yerli kömüre alım garantisini kaldırdığı dönemde santraller için ithal kömürün daha ucuz hale gelmesi, maden şirketlerini finansal darboğaza sürüklüyor ve bu durum işçileri işten atılma tehdidiyle karşı karşıya bırakıyordu. 2026 yılının Şubat ayında ise Soma’da özel bir şirket bünyesindeki termik santralde üretimin durdurulması üzerine işçiler ücretsiz izne çıkarıldı; termik santral işçileri buna 17 gün süren ve kazanımla sonuçlanan bir direnişle karşılık verdi. Son örnek ise, yükümlülüklerini yerine getirmediği için ruhsat iptali ve yeni ruhsat verilmemesi gibi yaptırımlarla karşı karşıya kalan Doruk Madencilik’te, işçilerin ücretsiz izne zorlanmasına karşı maaş ve tazminat hakları için Ankara’da yürüttükleri kararlı direnişti. Bakanlık garantörlüğünde varılan uzlaşma sonrası eylemlerini sonlandıran madenciler, haklarını geri almanın mutluluğunu yaşadı.

İlk bakışta burada birbirine zıt talepler varmış gibi görünüyor. Bir tarafta maden yatırımlarına karşı toprağını, suyunu, yaşam alanını savunan köylüler; diğer tarafta madenlerdeki istihdam hakkını savunan maden işçileri. Biri maden projelerine karşı çıkarken diğeri madenlerin kapanmasına karşı direniyor. Bu tablo çoğunlukla ekoloji ile emek arasında kaçınılmaz bir karşıtlık varmış gibi sunuluyor ve birçok örnekte işçi sınıfının ihtiyacı olan toplumsal adaletle, ekolojik adalet arasında bir gerilim senaryosu ortaya atılıyor. Oysa burada karşı karşıya gelen talepler değil; aynı yapısal krizin farklı yüzlerine karşı direnen emekçiler.

Buradaki emekçi grupların temel talebi ortak: piyasa belirsizliğine karşı güvenceli bir yaşam. Maden yatırımlarına direnen kırdaki emekçiler, toprağa, suya, konuta, gıdaya doğrudan erişimlerini kaybetmek istemiyorlar. Maden işçileriyse ücret gelirlerini ve istihdam güvencelerini kaybetmek istemiyorlar Birileri toprağını savunuyor, diğerleri ücretini; ama her iki mücadele de yaşamın sürdürülebilirliğiyle ilgili. Çünkü her iki kesim de aynı siyasal-ekonomik modelin farklı biçimlerde mağduru haline geliyor.

Her iki direniş biçiminin de merkezinde piyasa tahakkümüne itiraz var. Son kırk yılda tarımsal desteklerin çözülmesi, küçük üreticiliğin tasfiyesi, kırsal alanlarda kamusal yatırımların azalması ve sosyal koruma mekanizmalarının zayıflatılması, kırsal alanlardaki geniş toplumsal kesimleri ücretli emeğe bağımlı hale getirdi. Türkiye’de özel sektör maden yatırımlarındaki artış da bu süreçle eş zamanlı ilerledi. Emekçileri madenlerdeki istihdama iten temel dinamik, ücretli emek dışındaki geçim araçlarından sistematik biçimde koparılmaları oldu. Toprağını kaybeden veya toprağından geçimini sağlayamaz hale gelenler ya kent merkezlerine göç etmek zorunda kaldı ya da çoğu zaman kendi yaşam alanlarını tahrip eden sektörlerde çalışmaya mecbur bırakıldı.

Bu nedenle bugün maden işçilerinin adil geçiş ve maden sektörünün daraltılması ihtimallerine karşı kaygılı duruşlarını “iklim inkârcılığı” olarak okumak ciddi bir hata olur. Maden işçileri iklim krizini inkâr etmiyor; güvencesizliği reddediyor! Madencilerin itirazı karbonsuzlaşmaya değil, plansızlığa. “Maden kapansın” denildiğinde sorulan soru son derece somut: Peki sonra ne olacak? Alternatif yaşam nerede? Gelir güvencesi nasıl sağlanacak? Zaten kriz koşullarında erişimin zorlaşmış olduğu barınma, gıda, bakım ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlarına erişimleri nasıl güvence altına alınacak?

Madenlerin kurulması ve genişlemesi sürecinde toprak kaybı, ekolojik tahribat, güvencesiz istihdam, işten çıkarmalar ve iş cinayetleri gibi sosyal ve ekolojik adaletsizliklere maruz bırakılmış olan maden sektörü emekçilerinin gerçek anlamda “adil” bir geçişin başarılacağına dair son derece haklı kaygıları var.

Tam da bu nedenle adil geçiş ya da fosil yakıtlardan çıkış teknik bir enerji politikası olarak ele alınamaz. Bu mesele emek rejimlerini, mülkiyet ilişkilerini, toplumsal yeniden üretimi ve yaşamın gündelik organizasyonunu doğrudan dönüştüren sınıfsal bir meseledir. Eğer geçmişte maden genişlemesi uğruna yaratılan mülksüzleşme, ekolojik yıkım ve güvencesizlik ilişkileriyle yüzleşilmeden bir çıkış stratejisi uygulanırsa, ortaya adil dönüşüm değil yeni bir toplumsal kriz çıkacak. Maden işçilerinin itirazı bu olası krize.

Bugün küresel ölçekte “adil geçiş” adı altında sunulan birçok politika da tam olarak bu riski taşıyor. Örneğin fosil yakıtlardan çıkış takvimleri açıklanıyor; piyasaların yeni “yeşil işler” yaratacağı iddia ediliyor. Oysa yaşamları zaten tamamen piyasaya teslim edilmiş emekçilerin, maden dışında bir geleceği tahayyül etmesi zaten giderek zorlaşmış halde. Bunun sebebiyse kamucu bir planlamanın eksikliği.

Gerçek adil dönüşümün zemini ancak sosyal ve ekolojik adaletin birlikte tesis edilmesiyle kurulabilir. Bunun yolu da piyasacı bir “yeşil dönüşüm”de değil, kamuculukta. Emekçilerin, madendeki istihdamın ötesinde bir yaşamı tahayyül etmesinin yolu geçim araçlarını piyasa tahakkümünden koruyacak kamusal mekanizmaların kurulmasından geçiyor.

Tarımsal üretimin yeniden desteklenmesi, küçük ölçekli üreticilerin güçlendirilmesi, kooperatif modellerinin yaygınlaştırılması, kamusal istihdam programları, güçlü sosyal güvenlik mekanizmaları ve kamusal bakım hizmetleri bunun önemli parçaları olabilir. Aynı şekilde barınma, ulaşım, su, enerji ve gıda gibi temel ihtiyaçların piyasa mantığından çıkarılması gerekiyor ki emekçiler ekmek ve zehir[2] ikilemine hapsolmasın.

Toprağa ve temel ihtiyaçlara kamusal erişimin olmadığı yerde, emekçiler açlık sınırında da olsa ücret gelirine bağımlı bırakılıyor ve en yıkıcı sektörler bile “yaşamsal seçenek” haline geliyor. Oysa yaşamı üretmenin temel mekanizmaları kamusal biçimde güvence altına alındığında, emekçiler de ekolojik olarak yıkıcı sektörlere mahkûm olmaktan kurtulabilir.

Dolayısıyla mesele basitçe “maden mi ekoloji mi?” sorusu değil. Asıl soru şu: Emekçilerin yaşamları hem ekolojik yıkımdan hem de piyasa güvencesizliğinden aynı anda nasıl korunabilir?

Gerçek bir adil dönüşüm tam da burada başlıyor. Ekmek ve zehir arasına sıkışmış hayatları özgürleştirecek olan, piyasanın görünmez eli değil; kamusal planlama ve yaşamı piyasa tahakkümünden çıkaran kolektif çözümler olacak.

[1] https://yetkinreport.com/2022/05/26/yasam-alanlarimizin-yuzde-63u-maden-ruhsatli/?utm_source=chatgpt.com

[2] “Ekmek ve zehir” ifadesini, Stefania Barca’nın Workers of the Earth (2024) adlı kitabından ödünç alıyorum. Barca bu kavramı, İtalya’da 1960’lardan 1990’lara uzanan dönemde işçi sınıfı çevreciliğinin tarihsel deneyimlerini analiz ederken kullanıyor.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.