Faiz artırımlarından sonra Türkiye’de olası ekonomik senaryolar neler?

Faiz artırımlarından sonra Türkiye’de olası ekonomik senaryolar neler?

Faiz artırımlarından sonra Türkiye’de olası ekonomik senaryolar neler?
Yayınlama: 25.04.2025
A+
A-

Selva Demiralp
Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi

Biz iktisatçılar ekonomik sıkıntıları anlatırken günlük hayattan benzetmelere yer vermeyi severiz.

Çoğu zaman bu benzetmeler sağlıktan, bazen de sarsıntı yahut fırtına benzeri doğal afetlerden gelir.

23 Nisan sabahı kaleme aldığım bu yazıya “19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sonrası yaşananlar piyasalarda bir sarsıntı yarattı” diyerek başlamayı planlarken saat 12:50’de İstanbul’da yaşadığımız 6.2 şiddetindeki zelzele hepimizi sözün her manasıyla sarstı.

Bu kısa hatırlatmanın akabinde yazının esas odağına, yani 19 Mart sonrası ekonomik gelişmelere ve beklentilere dönmek istiyorum.

Yaklaşık bir ay önce, 19 Mart tarihinde Ekrem İmamoğlu‘nun gözaltına alınması sonrası yaşanan siyasi tansiyonun çabucak akabinde acil bir toplantı ile faiz koridorunun üst bandını 350 baz puan artıran Merkez Bankası, 17 Nisan’daki toplantısında siyaset faizini 3 puan artırarak Aralık sonrası başlatılan faiz indirimi döngüsüne ara vermiş olduğunu teyit etti.

Bu adım, sadece para siyasetinin taraf değişikliğine değil, aynı vakitte Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla artan siyasi tansiyonun ve bu gerginliğin ekonomik tesirlerinin tahmin edilenden daha kalıcı olacağına işaret ediyor.

Merkez Bankası’nın son bir ayda iki seneye yakın sürede biriktirdiği 65 milyar dolara yakın olan swap hariç net rezervlerinin 50 milyar dolarını piyasaya sürdüğü tahmin ediliyor.

Bu durum ekonomik güven kaybını ve artan dolarizasyonu çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

Koç Üniversitesi çatısı altında hazırladığımız hane halkı enflasyon beklenti anketinde de bu eğilimi gözlemleyebiliyoruz.

Yaklaşık 1600 kişinin katıldığı ankette iştirakçilere sorduğumuz bir soru, önümüzdeki 12 aylık devirde tasarruflarını ne şekilde değerlendirecekleri.

Bu soruya Mart ve Nisan ayında verilen karşılıkları karşılaştırdığımızda yaşanan siyasi kriz sonrasında genel olarak tasarruf tercihlerinde bir artış gözlemliyoruz.

Geleneksel olarak Türkiye’de en tanınan tasarruf araçlarından biri olan altına ek olarak Nisan ayında döviz tercihindeki %13’lük artış dikkat cazip.

Aynı vakitte, TL mevduata yönelim de % 8 artmış olup bu durum Merkez Bankası’nın faiz artışının dövize kaçışı bir nebze sınırlayabildiğini gösteriyor.

Genel olarak hane halkının artan risklere karşı yeniden hem faiz getirisi hem de “güvenli liman” motivasyonuyla hareket ettiğini görüyoruz.

Yumuşak iniş hâlâ ne kadar mümkün ?

Aralık ayında başlayan ve üç ay arka arda gelen faiz indirimleriyle siyaset faizi %50’den %42,5’e gerilemişti. Bugün ise yeniden %49’a yükselmiş durumda.

Yani bir bakıma başladığımız noktaya dönmüş üzereyiz.

Ama tam da aynı yere geri gelmiş değiliz. Aralık ayına kıyasla, uluslararası rezervlerde önemli bir erime, enflasyon beklentilerinde bozulma, sermaye çıkışları ve çok önemli ölçüde güven kaybı söz konusu.

Buradaki temel soru, Türkiye iktisadının ikinci bir “acı reçete” devrine hazır olup olmadığı.

Aralık ayındaki faiz indirimlerinin nedeni, enflasyon görünümündeki güzelleşmeden çok, gerçek iktisatta artan baskılara verilen bir cevap benzeri görünüyordu.

Enflasyon patikası faiz indirimlerine elverişli değildi. Hakikaten Merkez Bankası’nın 19 Mart öncesinde % 24 olarak belirlediği 2025 sonu enflasyon beklentisi, o dönem için dahi optimist kalıyordu ve revizyon bekleniyordu.

Bu maksatla uyumlu olduğu varsayılan ve enflasyon raporundaki çıktı açığı grafiğine göre ima edilen %1,5 civarındaki büyüme iddiası ise epeyce tezli ve Türkiye siyasi ortamında kolay kabul görmeyecek bir yavaşlama patikasıydı.

Reel bölümü muhafaza amaçladığı ile başlamış bir “kemer gevşetme” süreci 19 Mart sonrası tekrar bir kemer sıkma periyoduna dönüştü.

Bu sürecin ne kadar devam edeceği, gerçek bölümün ne kadar dayanabileceği ve nasıl sonuç vereceği büyük ölçüde siyasi tansiyonun seyrine bağlı olacak.

Bankacılık sektöründe kâr marjları daralıyor

Mevcut datalar optimist bir tablo sunmuyor. Faiz artışlarıyla birlikte bankacılık sektöründe kâr marjları tekrar daralıyor.

Mevduat faizlerindeki artışın tasarruf tercihlerine tesirini anketimiz bağlamında özetlemiştim. Kredi faizlerindeki yükselişin ise biraz daha gecikmeli yansıması bekleniyor.

Peki gerçek ekonomi buna nasıl tepki verir? 2025’in ilk çeyreğinde 583 konkordato başvurusu yapılmış olması, 2024 yılı toplamındaki 1.723 müracaatın üçte birine şimdiden ulaşıldığını gösteriyor.

Tüketici kredilerindeki sıkıntılı kredi oranı dünya standartlarına göre hâlâ düşük olsa da yukarı taraflı bir trend içinde ve son bilgilerle %3,5–4 düzeylerine dayanmış durumda.

İçeride bu gelişmeler yaşanırken, dış dinamikleri de göz ardı edemeyiz.

ABD Başkanı Trump’ın tarifeler konusundaki çelişkili telaffuzları, global bir resesyon riskini artırıyor. Bu türlü bir durumda Türkiye de diğer ülkeler benzeri olumsuz etkilenecektir.

Uzun vadede global ticaret ağları yeniden şekillenebilir ve Türkiye bu süreçte kendine daha avantajlı bir pozisyon edinebilir mi, bu sorunun yanıtını şimdiden vermek zor.

Kısa vadede ise ihracat pazarlarımızdaki resesyon kaynaklı yavaşlamaya karşılık, enerji fiyatlarındaki düşüş ve zayıflayan ABD doları, Türkiye açısından olumlu gelişmeler.

Bu yerde 2025 nasıl geçer? Her şeye karşın bu etapta “sert iniş” senaryosunu uzak bir ihtimal olarak görüyorum.

Yıl başında enflasyon için baz senaryomuz % 32, karamsar senaryomuz ise %3 6 idi. Bugün itibarıyla karamsar senaryonun gerçekleşme mümkünlüğü artmış durumda.

Büyüme açısından, ihracat odaklı bir yapımız olmadığı için global resesyonun tesirlerinin daha sınırlı kalabileceğini düşünüyorum.

Yıl başında %3 civarında büyüme beklerken, bugün hâlâ pozitif – tahminen %2 civarında – bir oran mümkün görünüyor. Buna “iniş” denir mi emin değilim; tahminen en doğrusu “yumuşak bir yerinde sayış” demek olur.

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.