Ekonomi toplumun efendisi değildir. Toplumun hizmetinde olduğu sürece anlam taşıyan bir araçtır. Ve belki de iyi yönetimin ilk şartı hâlâ eskilerin söylediği kadar basittir: Ölçüyü kaybetmemek
Abdullah Dörtlemez*
Ekonomik büyüme çoğu zaman siyasal
başarının tek ölçütü gibi sunuluyor.
Oysa toplumun refahı yalnız büyüme
oranlarıyla ölçülebilir mi?
Asıl soru belki de şudur:
Büyüme gerçekten toplum için mi gerçekleşiyor,
yoksa yalnızca rakamlar mı büyüyor?
Son yıllarda siyasal tartışmalarda neredeyse tartışılmaz bir ölçü ortaya çıktı: büyüme oranı. Ekonomi büyüyorsa başarıdan söz ediliyor; büyüme yavaşlıyorsa siyasetin yanlış yolda olduğu söyleniyor. Bir ülkenin kaderi bazen birkaç istatistik göstergesine indirgenmiş gibi görünüyor.
Oysa insan ister istemez şu soruyu soruyor: Eğer refah yalnızca büyüme oranlarından ibaret olsaydı, toplumların gerçek hayatını anlamak için istatistik tablolarına bakmak yeterli olurdu.
Elbette ekonomik büyüme önemlidir. Üretimin artması, teknolojik ilerleme ve refahın yükselmesi her toplum için arzu edilir. Fakat büyümenin tek ölçüt haline gelmesi, siyasal düşünceyi fark edilmeden daraltır. Çünkü devletlerin varlık nedeni yalnızca üretimi artırmak değildir; aynı zamanda adalet, güvenlik ve toplumsal dengeyi sağlamaktır.
Bu nedenle ekonomik büyüme meselesi yalnız iktisatçıların değil, hukukçuların ve tarihçilerin de düşünmesi gereken bir konudur.
Antik dünyanın uyarısı: Ölçü
Eski Yunan dünyasında ölçüsüzlük için kullanılan güçlü bir kavram vardı: “Hubris”, insanın sınırını unutması demekti. Gücün verdiği sarhoşlukla ölçüyü aşması. Antik tragedyalarda bu tür bir aşırılık neredeyse her zaman felaketle sonuçlanırdı. Bu düşüncenin arkasında yalnızca mitolojik bir korku yoktu; siyasal bir bilgelik vardı. Nitekim Aristoteles, iyi yönetimin temelinde ölçü ve denge bulunduğunu vurgular.
Antik düşünceye göre düzenin korunması için güç kadar ölçü duygusu da gerekir. Bu kadim uyarının modern dünyada tamamen geçerliliğini yitirdiğini söylemek kolay değildir.
İkaros’un ekonomisi: Büyüme ne pahasına?
Mitoloji, ölçüsüz yükselişin tehlikesini çarpıcı bir hikâyeyle anlatır: İkaros, babası Daidalos’un yaptığı balmumu kanatlarla göğe yükselir. Ancak ona verilen uyarıyı unutur: güneşe fazla yaklaşmamak gerekir. Yükselme arzusu ölçüyü aştığında kanatlar erir ve düşüş kaçınılmaz olur.
Bu hikâye yalnız bireysel ihtirasın değil, ölçüsüz yükselişlerin sembolüdür.
Modern dünyada ekonomik büyümenin bazen neredeyse mutlak bir hedef gibi sunulması, ister istemez bu eski hikâyeyi hatırlatır. Çünkü büyümenin kendisi amaç haline geldiğinde şu sorular arka planda kalmaya başlar:
Bu büyüme kim için gerçekleşmektedir? Toplumun hangi kesimleri bundan pay almaktadır? Ve en önemlisi, bu büyümenin bedeli nedir?
Ekonomik göstergeler elbette önemlidir; fakat toplumların yalnız grafiklerde yaşamadığını da hatırlamak gerekir.
Piyasa ve toplum arasındaki gerilim
Medyadan öğrendiğim kadarıyla, ekonomi tarihçisi Karl Polanyi, modern piyasa toplumunu incelerken dikkat çekici bir tespitte bulunur. Ona göre tarih boyunca ekonomik faaliyetler toplumun sosyal yapısı içinde yer almıştır. Ancak modern çağda piyasa mekanizması giderek bağımsız bir güç gibi algılanmaya başlamıştır.
Ekonomi toplumdan kopup kendi başına işleyen bir düzen gibi görülmeye başladığında sosyal dengeler bozulur. Bu nedenle ekonomik büyüme ile toplumsal istikrar arasındaki denge modern devletlerin en önemli meselelerinden biri haline gelir.
Türkiye’de planlama arayışı
Türkiye’nin yakın tarihinde de bu dengeyi kurma çabasının izleri vardır. 1960’lı yıllarda kurulan Devlet Planlama Teşkilatı, ekonomik büyümeyi daha geniş bir kalkınma perspektifi içinde ele almaya çalışmıştı.
1963’te yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ve onu izleyen planlar, yalnız sanayileşme hedeflerini değil, istihdamı, bölgesel gelişmişlik farklarını ve sosyal refahı da dikkate almayı amaçlıyordu.
Hazırlanan Kalkınma Planları, ekonomik büyümeyi toplumsal dengelerle birlikte düşünme çabasının bir ifadesiydi.
Bu deneyimin bütün sorunları çözdüğünü söylemek elbette mümkün değildir. Ancak planlama fikrinin arkasındaki düşünce dikkat çekicidir:
Ekonomik büyüme tek başına yeterli değildir; kalkınmanın toplumsal sonuçları da hesaba katılmalıdır.
Hukukun hatırlattığı sınır
Modern anayasal düzenler yalnız ekonomik faaliyetleri değil, sosyal hakları da güvence altına alır. Çalışma hakkı, sosyal güvenlik, eşitlik ve insan onuru bu ilkelerin başında gelir.
Bu nedenle birçok anayasa “sosyal devlet” ilkesini kabul eder. Bu ilke yalnızca bir temenni değildir; ekonomik kararların toplumsal dengeyi bozacak ölçüde serbest bırakılmaması gerektiğini hatırlatan bir sınırdır.
Ekonominin dinamizmi ile toplumsal adalet arasındaki dengeyi kurmak işte bu yüzden modern devletin en zor görevlerinden biridir.
Unutulmaması gereken soru
Ekonomik büyüme elbette gereklidir. Ancak büyümenin tek ölçüt haline gelmesi siyasal düşünceyi daraltır. Bir toplumun refahı yalnız üretim miktarıyla değil, nasıl bir hayat sürdürüldüğüyle de ölçülür. Çalışma koşulları, gelir dağılımı, güvenlik duygusu ve gelecek umudu bu tablonun ayrılmaz parçalarıdır.
Belki de antik dünyanın “hubris” uyarısı tam da burada yeniden anlam kazanır. Çünkü ölçüyü kaybetmek yalnız bireyler için değil, toplumlar için de tehlikelidir.
Bu nedenle sorulması gereken asıl soru şudur:
Büyüme var mı yok mu değil. Büyüme kimin için ve ne pahasına gerçekleşmektedir?
Ekonomi toplumun efendisi değildir. Toplumun hizmetinde olduğu sürece anlam taşıyan bir araçtır. Ve belki de iyi yönetimin ilk şartı hâlâ eskilerin söylediği kadar basittir: Ölçüyü kaybetmemek.
*Tarihçi-Hukukçu/ E. Danıştay Üyesi