Cumhuriyet var, ama gemi aynı gemi mi?
Abdullah Dörtlemez
Antik Yunan’da anlatılan meşhur bir düşünce deneyi vardır: Theseus’un Gemisi. Atina’yı kurtaran Theseus’un gemisi limanda tutulur; zamanla çürüyen her parça yenisiyle değiştirilir. Yıllar geçer, gemideki hiçbir parça eskisi değildir.
Soru şudur: Bu hâlâ Theseus’un gemisi midir?
Türkiye’de bugün cumhuriyet, demokrasi ve hukuk devleti üzerine yürütülen tartışmalar, ister istemez bu soruyu çağrıştırıyor. Cumhuriyet vardır. Anayasa vardır. Mahkemeler vardır. Ama bu yapı, hâlâ aynı işlevi görüyor mu?
Cumhuriyet, egemenliğin kaynağını tanımlar; halktır der. Ancak egemenliğin nasıl kullanılacağını ve nasıl sınırlandırılacağını hukuk devleti belirler. Cumhuriyet, bir çerçevedir; demokrasi o çerçevenin içindeki yaşamdır. Hukuk devleti zayıfladığında, çerçeve yerinde durur ama içi boşalır.
Örsan Öymen’in 13.12.2025 tarihli Cumhuriyet gazetesinde dikkat çektiği gibi, dünya uzun vadeli tarihsel ölçekte demokratikleşmektedir. Monarşiler gerilemiş, mutlak iktidarlar çözülmüş, halk egemenliği evrensel bir norm hâline gelmiştir. Ancak bu ilerleme düz bir çizgi izlemez. Kısa vadeli gerilemeler, krizler ve otoriter sapmalar, bu tarihsel yönü çoğu zaman görünmez kılar. Bu yüzden bugün birçok ülkede, demokrasinin gerilediği algısı güçlenmektedir.
Türkiye de bu algının güçlü olduğu ülkelerden biridir. Bunun nedeni, cumhuriyetin ortadan kalkması değil; hukuk devletinin aşınmasıdır.
Hukuk devleti, iktidarın hukuka bağlı olması demektir. Yargı ise bu bağlılığın güvencesidir. Yargı bağımsızlığı bir ayrıcalık değil; yurttaşın sigortasıdır. Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı tartışmalı hâle geldiğinde, mesele yalnızca hukuk tekniği olmaktan çıkar; doğrudan demokrasi meselesine dönüşür. Oysa hukuk devleti, milli iradenin karşıtı değil; onun kurumsallaşmış ve denetlenebilir hâlidir.
Bir yurttaş, “Haklıyım ama karşılık bulur mu?” diye düşünüyorsa, geminin omurgası eğilmiş demektir. Gemi hemen batmaz; ama yönünü kaybeder.
Anayasa da bu geminin haritasıdır. Demokratik sistemlerde anayasa, çoğunluğun bile aşamayacağı bir sınır çizer. Bu sınır, milli iradenin karşıtı değil; onun hukukla kurumsallaşmış hâlidir. Anayasanın bağlayıcılığı zayıfladığında, çoğunluk iradesi hukukun yerine geçer ve demokrasi, kendi kendini tüketmeye başlar.
Türkiye’de anayasa tartışmaları çoğu zaman “değiştirilebilirlik” üzerinden yürütülüyor. Oysa daha temel soru şudur: Anayasa, iktidarı fiilen sınırlıyor mu?
Eğer anayasa, siyasal tercihlerin kolayca aşabildiği bir metne dönüşmüşse, artık bir harita değil; duvara asılmış bir çerçevedir.
Milli irade, demokrasinin itici gücüdür. Ama hukuksuz bırakıldığında, yönsüz bir rüzgâra dönüşür. Yelkenler dolar, gemi hızlanır; fakat rota kaybolur. Demokrasi, çoğunluğun her şeyi yapabilmesi değil; çoğunluğun da hukuka bağlı kalmasıdır.
Örsan Öymen’in hatırlattığı tarihsel gerçek önemlidir: Dünya demokratikleşiyor. Bu, inkâr edilemez. Ancak bu gerçek, her ülkenin kendi gemisinin sağlam olduğu anlamına gelmez. Türkiye’de sorun, cumhuriyetin varlığı değil; cumhuriyetin hukuki içeriğinin aşınıp aşınmadığıdır.
Theseus’un gemisi hâlâ limandadır. Adı da aynıdır. Ama asıl soru artık şudur: Bu gemi, adaletle yol alabilecek mi? Ve belki daha önemlisi: Bizi nereye götürmektedir?