Bu dava yalnızca bir siyasetçinin yargılanması değil; Türkiye’de hukuk devleti, siyasi çoğulculuk ve seçme-seçilme hakkının sınandığı bir süreç olacak. Son sözü elbette AİHM söyleyecek. Ancak mevcut tablo, Strasbourg’dan çıkabilecek kararın Türkiye bakımından bir kez daha çok tartışılacağını şimdiden gösteriyor.
Av. Doç. Dr. Ümit Kılınç
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklu olarak yargılandığı İBB iddianamesi kapsamında açılan dava nihayet başladı.
İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi önünde yargılama sürerken bir başka süreç de İmamoğlu’nun tutukluluğuna karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) yürüyor.
İmamoğlu hakkında yürütülen ceza soruşturması ve üniversite diplomasının iptali, yalnızca iç hukuk açısından değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) bakımından da ciddi tartışmalar doğuruyor.
İmamoğlu’nun tutukluluğu, aralık ayında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı. Başvuruya öncelik veren AİHM’in yakın zamanda başvuruyu ele alması bekleniyor. Bu yazıda, İmamoğlu’na yönelik yargısal süreci, mahkemenin yerleşik içtihadını esas alarak genel bir değerlendirmesi amaçlanmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin benzer davalarda ortaya koyduğu içtihatlar dikkate alındığında, İmamoğlu’na karşı yürütülen yargı süreçlerinde Sözleşmenin birçok yönden ihlalinin söz konusu olacağını öngörmek mümkün.
Mahkeme, delillerin tutuklamadan sonra toplanması, iddianamenin sekiz ayda hazırlanması, İmamoğlu’nun avukatının tutuklanması, Silivri’de yeni duruşma salonu inşaatı, İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilerek Cumhurbaşkanı adaylığının engellenmesini gibi birçok hususu bir arada değerlendirerek, İmamoğlu’nun tutukluluğunun sözleşmeye uygunluğunu değerlendirecek. AİHM’in Türkiye’ye yönelik içtihatları göz önüne alındığında, mahkemenin, İmamoğlu’nun tutukluluğunun siyasi saiklerle uygulanan bir tedbir olduğunu söyleyerek Sözleşmenin 18.maddesinin ihlal edildiğine karar vermesi de oldukça olası.
AİHM: Siyasi figürler hakkında soyut ve genel iddialar makul şüphe oluşturmaz
İmamoğlu’nun tutukluluğun ilişkin başvuruda, mahkemenin en başta ele alarak değerlendireceği konu, İmamoğlu’nun tutuklanması için makul suç şüphesinin oluşup oluşmadığı. Sözleşmeye göre bir kişinin tutuklanabilmesi için, suç işlediğine dair “makul şüphe” bulunması gerekiyor.
Savcılığın tutuklama için öne sürdüğü delil ve olgular, objektif bir gözlemciyi, kişinin suçu işlemiş olabileceğine ikna edebilecek düzeyde olması gerektiği, mahkemenin yerleşik içtihadı.
Mahkeme, Türkiye hakkında verilen bazı kritik kararlarda bu ölçütten dolayı ihlale hükmetti. Örneğin; Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş başvurularında bu kriterleri uygulayan mahkeme, Kavala ve Demirtaş için tutuklanmalarına yönelik makul şüphenin oluşmadığına karar verdi.
Bu iki kararın ortak noktası şuydu: Siyasi figürler hakkında soyut, genel, bağlantısız iddialar makul şüphe oluşturmaz.
İmamoğlu dosyasında, özellikle tutuklama anı itibarıyla ortaya konan delillerin bu kriteri karşıladığını söylemek zor. Sorgu sırasında yöneltilen soruların büyük kısmı gizli tanık beyanlarına dayanıyor. Bu beyanlarda, İmamoğlu’nun doğrudan talimat verdiğini gösteren telefon kaydı, yazışma, para transferi ya da somut bir maddi delil yok.
Tutuklamadan aylar sonra düzenlenen iddianameyse 143 eylemden söz ediyor. Ancak sorgu sırasında yöneltilen soruların önemli bir kısmı iddianamede yer almıyor. Bu durum, tutuklama kararının dayandığı deliller ile sonradan oluşturulan iddia kurgusu arasında ciddi bir kopukluk olduğu izlenimini yaratıyor.
Dahası, isnat edilen yolsuzluk eylemlerinde İmamoğlu ile para akışı arasında doğrudan bağ kurulamıyor. “Sistem” olarak tanımlanan yapının nasıl işlediği, İmamoğlu’nun hangi somut talimatı verdiği ve bundan nasıl kişisel menfaat sağladığı net biçimde ortaya konmuş değil.
Bu tablo karşısında şu soruyu sormadan edemiyorum: Tutuklama anında, gerçekten objektif bir gözlemciyi ikna edecek bir makul şüphe var mıydı? AİHM’in yerleşik içtihadı dikkate alındığında, bu soruya olumlu cevap vermek güç görünüyor.
İmamoğlu’nun tutukluluğuna karşı yapılan başvuru ise halihazırda mahkemenin önünde bekliyor. Mahkeme, başvuruyu öncelikli olarak inceleyeceğini açıkladı. Bundan sonraki süreçte, mahkeme; Türkiye’ye birtakım sorular yöneltecek. Bu sorulara karşı hükümetin cevaplarını sunacak ardından hükümet görüşlerine karşı İmaoğlu’nun cevapları alınacak. Bu süreç tamamlandıktan sonra ise mahkemenin kararı beklenecek.
Dosyada gizlilik, Pehlivan’ın tutuklanması, Silivri’ye yeni duruşma salonu: Savunma hakkı zayıflatıldı mı?
Sözleşmeye göre, tutuklu kişinin tutuklamanın hukuka uygunluğunu etkili biçimde itiraz edebilmesi sağlanmalıdır. Bu ilke kapsamında dosyadaki delillere erişimin sağlanması, avukat yardımından yararlanma, hakim önüne çıkartılma gibi haklar sağlanmalıdır.
AİHM, özellikle siyasi nitelikli davalarda dosyaya erişim kısıtlamalarını sıkı denetime tabi tutuyor. Mahkeme, konuya ilişkin kararlarında açıkça şunu söyledi: Tutuklamanın dayanağı olan delillere erişim olmadan etkili itiraz hakkından söz edilemez.
İmamoğlu dosyasında uzun süre gizlilik kararı uygulanmış olması, savunmanın dosya içeriğini görmesini engellemiş görünüyor. Özellikle çok sayıda sanığın bulunduğu, binlerce sayfalık iddianameye konu olan karmaşık bir dosyada, delillere erişim olmadan tutukluluğa itiraz etmek fiilen imkânsız hale gelebilir.
Öte yandan, İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan’ın tutuklanması, duruşmasına hapishaneden SEGBİS üzerinden bağlanması da İmamoğlu’nun savunma hakkının engellenmesi açısından önemli deliller olarak mahkemenin değerlendirmesine esas olacak.
Diplomanın 35 yıl sonra iptali: Hukuki güvenlik nerede?
İmamoğlu’nun diplomasının yaklaşık 35 yıl sonra iptal edilmesi, meseleyi yalnızca idare hukuku alanında bırakmıyor; AİHS’in 6. maddesi kapsamında hukuki güvenlik ve adil yargılanma hakkı boyutunu da gündeme taşıyor. Buna karşılık adil yargılanma hakkının AİHM gündemine gelebilmesi için yargılamanın sona ermesi gerekecek.
AİHM, hukuki güvenlik ilkesini hukukun üstünlüğünün temel unsurlarından biri olarak kabul ediyor. Bir idari işlemin üzerinden onlarca yıl geçtikten sonra, kazanılmış bir hakkın geriye dönük biçimde ortadan kaldırılması, istisnai ve son derece güçlü gerekçeler gerektirir. Üstelik burada iptal kararı bir ceza mahkemesi hükmüne dayanmıyor; “hile” iddiası ise somut olarak nasıl işlendiği açıklanmadan ileri sürülüyor.
Benim açımdan asıl mesele şu: Bir kişi, 35 yıl önce aldığı diplomanın bugün geçersiz sayılabileceğini makul olarak öngörebilir mi? Hukuki güvenlik tam da bu tür belirsizlikleri önlemek için vardır.
Bu nedenle AİHM’in 6. madde kapsamında hukuki güvenlik ihlali yönünde değerlendirme yapma ihtimali oldukça yüksek görünüyor.
Seçilme hakkı ve siyasi faaliyet özgürlüğü
İmamoğlu’nun tutuklanması ve diplomasının iptali, yalnızca bireysel özgürlük meselesi değil; aynı zamanda siyasi temsil ve seçilme hakkına ilişkin mahkeme nezdinde sorun yaratacaktır.
AİHS’in 11. maddesi örgütlenme özgürlüğünü güvence altına alır. Siyasi partiler söz konusu olduğunda mahkeme çok daha sıkı bir denetim uygular.
Ayrıca 1 No’lu Protokol’ün 3. maddesi serbest seçim hakkını düzenler. AİHM belediye seçimlerini bu kapsam dışında tutmuş olsa da, cumhurbaşkanlığı makamının yasama sürecine etkisi dikkate alındığında bu maddenin uygulanabilirliği tartışmaya açıktır.
İmamoğlu’nun tutuklanmasının ve diplomasının iptalinin, cumhurbaşkanlığı adaylığını fiilen ortadan kaldırdığı açık. Bu ölçüde ağır bir müdahalenin: Yasayla öngörülmüş olması, Meşru bir amaca dayanması, Demokratik toplumda zorunlu ve orantılı olması gerekir.
Mevcut tabloya baktığımda, özellikle “yasallık” ve “orantılılık” kriterlerinin ciddi biçimde tartışmalı olduğu kanaatindeyim.
18. madde: AİHM, İmamoğlu’nun siyasi amaçlarla tutuklanıp tutuklanmadığına karar verecek
Mahkemenin karar vereceği en kritik konulardan bir tanesi ise İmamoğlu’nun, Sözleşmenin öngördüğü amaçlar dışında, siyasi saiklerle tutuklanıp tutuklanmadığı konusu olacak. Sözleşmenin 18.maddesine ilişkin olarak bugüne kadar mahkeme Kavala ve Selahattin Demirtaş davalarında Demirtaş ve Kavala’nın tutukluluğunun siyasal saiklerle gerçekleştirildiğine karar verdi. İmamoğlu’nun tutuklanmasına ilişkin başvuruda da bu yönde bir karar vermesi yüksek bir ihtimal görünüyor.
İmamoğlu’nun, cumhurbaşkanlığı adaylığının ilanından hemen sonra gözaltına alınması, ardından tutuklanması ve diplomasının iptal edilmesi; İmamoğlu hakkındaki soruşturmayı yürüten Başsavcının, Adalet Bakanı olarak atanması gibi birçok husus AİHM’in önünde tartışılacak.
Benim değerlendirmem şu: Eğer mahkeme, tutuklamanın makul şüpheye dayanmadığı ve siyasi bağlamın belirleyici olduğu sonucuna varırsa, 18. madde ile birlikte ihlal kararı verme ihtimali oldukça güçlü.
Sonuç: AİHM ne yapabilir?
Elbette kesin bir yargıda bulunmak mümkün değil. Ancak, mahkemenin AİHM içtihadı ve daha önce verilen kararlar ışığında baktığımda; mahkemenin İmamoğlu’nun makul suç şüphesi olmadan tutuklandığına, tutuklandığına karşı etkili itiraz yapamadığına, hukuki güvenlik ilkesinin ihlal edildiğine, siyasi haklarının kısıtlandığına ve İmamoğlu’nun siyasi saiklerle tutuklandığına karar vermesi güçlü bir ihtimal olarak görünüyor.
Bu dava yalnızca bir siyasetçinin yargılanması değil; Türkiye’de hukuk devleti, siyasi çoğulculuk ve seçme-seçilme hakkının sınandığı bir süreç olacak. Son sözü elbette AİHM söyleyecek. Ancak mevcut tablo, Strasbourg’dan çıkabilecek kararın Türkiye bakımından bir kez daha çok tartışılacağını şimdiden gösteriyor.