İmamoğlu: Bu güç gösterisinin ardında zayıflayan bir iktidarın korkusu var, Yassıada zihniyetinin hortlamasıdır
Cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, mahkemedeki ses kaydı ve görüntülerini paylaşanların gözaltına alınmasına ilişkin gelişmeleri ‘zayıflayan ve korkan’ bir iktidarın varlığı olarak değerlendirdi. “Hukuku sindirme ve caydırma aracı olarak kullanıyorlar” diyen İmamoğlu, “Artık tamamen kişiye özel bir hukuk sistemine geçildi. Zaten Türkiye’yi bir açık hava cezaevine çevirdiler. Hukuk yok. Kural yok. Adalet sistemi yandaşa farklı, muhalife farklı çalışıyor. Bu tam olarak Yassıada zihniyetinin hortlamasıdır. Demokrasiden kopuşun, darbe dönemi uygulamaların devreye girişinin ete kemiğe bürünmüş halidir” ifadelerini kullandı.
Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, bianet’in sorularını yanıtladı.
“Bu güç gösterisinin ardında zayıflayan bir iktidarın korkusu var” diyen İmamoğlu, yaşananları Yassıada yargılamalarıyla kıyasladı ve “Bu dönem de Yassıada gibi utançla anılacak” dedi. “Kimse bu iktidardan tutarlılık veya demokrasi beklemesin” diye ekledi.
-Son dönemde öyle bir atmosfere girildi ki, mahkemedeki ses kaydınızı sosyal medyada paylaştığı için gençler gözaltına alınıyor. Hatta sesinizin ve fotoğraflarınızın fiilen yasaklandığını görüyoruz. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce sizi bu kadar görünmez kılmaya, yok saymaya çalışmanın arkasındaki amaç nedir?
Bütün olan bitenin tek sebebi var 23 senedir ülkeyi yönetenler, kaybetmeye mahkûm oldukları iktidarı bırakmaya hazır değil. 19 Mart 2025’ten bu yana yaşadıklarımız, iktidardakilerin kendilerinden başkasının seçim kazanmasını engellemek için her yolu göze aldığını gösteriyor. Benim ve Türkiye’yi yönetmeye talip kadroların tutsak edilerek rakip olmaktan çıkarılmak istenmesi de bunun bir parçasıdır.
Mahkemedeki savunmamı paylaşan gençlerin gözaltına alınması, sesimin ve görüntümün fiilen yasaklanması hepsi aynı amacın farklı girişimleri. İktidarda kalabilmek için korkuyu araç olarak kullanıyorlar. Topluma korku salmak ve “herkesin başına her şey gelebilir” duygusunu yerleştirmek istiyorlar. Hukuku sindirme ve caydırma aracı olarak kullanıyorlar.
Bütün bu çabanın arkasında ise net olarak kendi korkuları var. Milletin özgür iradesinden ve kendilerini seçmeyeceğini bildikleri için milletten korkuyorlar. Çünkü milletimiz belediyelerde ortaya koyduğumuz yönetim anlayışını, hizmeti, şeffaflığı ve ahlaki duruşu görüyor.
Bu karşılaştırma yapıldığında iktidarın alternatifsiz olmadığı ortaya çıkıyor. Sandıkta kaybedeceklerini bilenler, rakiplerini sandığa ulaşmadan saf dışı bırakmak istiyor. Bütün bu güç gösterisinin ardında zayıflayan ve artık milletin oyunu da rızasını da alamayacak olan iktidarın korkusu var.
Ama şunu da bilsinler zulümle abad olunmaz. Milletin iradesini baskıyla sindirmeye çalışanlar, o iradenin sandıkta ne kadar güçlü olduğunu mutlaka görecekler. Türkiye hukuku sopa gibi kullanan bu iktidardan büyük olduğunu er geç gösterecektir.
“Yassıada zihniyetinin hortlaması”
-Size özel duruşma salonu inşa ediliyor, davalarınıza bakan hakimlerin görev yerleri değiştiriliyor, siz bu tablodan adalet çıkacağına inanıyor musunuz, tarihte bu dönem nasıl anılacak?
Bakın artık tamamen kişiye özel bir hukuk sistemine geçildi. Zaten Türkiye’yi bir açık hava cezaevine çevirdiler. Hukuk yok. Kural yok. Adalet sistemi yandaşa farklı, muhalife farklı çalışıyor. Yasalarda ne yazarsa yazsın, istediklerine istedikleri gibi suç uydurup cezaevine koyuyorlar.
Fatih Altaylı’nın başına gelenler. İşte Enver Aysever’in başına gelenler. Eskiden savcılığa davet vardı, davet edilen gider ifadesini verirdi. Sonra da yargılama yapılır, yargılanan suçlu bulunur, karar kesinleşirse verilen ceza infaz edilirdi. Normali bu. Ama artık normali gece yarısı veya şafak vakti ev basma haline geldi. Gözaltına alınanlar, atfedilen suç cezaevinde yatmayı gerektirmiyor bile olsa ibret olsun diye tutuklanıyor.
19 Mart’ta hukuksuzluğa itiraz eden öğrencilerin başına bu gelmedi mi? Onları tutuklayan hakimler, ceza alsalar da cezaevine girmeyeceklerini, çünkü o cezaların yatarının olmadığını bilmiyorlar mıydı?
Elbette biliyorlardı ama cezayı baştan vermek istediler. İtirazı cezalandırdılar. İbret olsun, başka kimse buna cesaret edemesin diye yaptılar.
Yani sadece bana yapılmıyor hukuksuzluk, bütün bir toplum adaletten yoksun maalesef. Keyfilik almış başını gitmiş. Neden? Nedeni çok açık. Bir avuç muhterisin koltuğunu kaybetme korkusu. Bir avuç muhterisin, sırf kendi ballı hayatları devam etsin diye demokrasiyi rafa kaldırma girişimi. Bize yönelik haksız hukuksuz soruşturmalar da bu sürecin bir parçası.
Darbe dönemlerinde yargılamalar spor salonlarında yapılırdı. Şimdi Silivri’ye yapılan yeni duruşma salonunun o dönem yapılandan farkı ne? Kişiye özel hukuk olur mu? Kişiye özel duruşma salonu olur mu?
Bu tam olarak Yassıada zihniyetinin hortlamasıdır. Demokrasiden kopuşun, darbe dönemi uygulamaların devreye girişinin ete kemiğe bürünmüş halidir.
Bu iktidar, “Ben Anayasa’yı rafa kaldırdım, demokrasiyi rafa kaldırdım” diye pankart hazırlatıp meydanlara assa ancak bu kadar net mesaj verebilirdi. Dolayısı ile Yassıada tarihte nasıl anılıyorsa bu dönem de öyle anılacak. Utançla anılacak. Bunu yapanlarsa hayatlarına bu utanç verici kara lekeyle devam edecekler.
“Düşmanca iddianameler yazan savcılar terfi ettirildi”
–Davalarınıza bakan bazı hakimlerin görev yerlerinin değiştirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Başından beri hem savcı atamaları hem de hakim tayinleri İmamoğlu ayarlı yapılıyor. Arada gözden kaçanlar varsa o da 19 Mart’tan bu yana kararnamelerle halledildi, hallediliyor. Adaletin olmazsa olmazı, “Doğal hakim” kuralı yerle bir edilmiş durumda. İlk işaret 19 Mart’ta verilmişti hakimlere.
İBB operasyonunda tutuklanması istenen 8 kişiyi adli kontrolle serbest bırakan hakim ertesi gün kendisini başka bir görevde buldu. Diplomamın iptali sonrası açılan evrakta sahtecilik davasının hakimi sadece dosyasına özen gösteriyor diye değiştirildi. Yeni atanan hakim ortada tek bir sahtecilik olmadığını bile bile karar vermemek için binbir dereden su getirdi, davayı üç ay sonrasına erteledi.
İstanbul Üniversitesi’ne karşı açtığımız davaya bakan İdare Mahkemesi’nin heyeti, ilk celsede YÖK’e doğru sorular sorunca ikinci celseyi göremedi. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi oy çokluğuyla hakkımda mahkûmiyet hükmü kurarken, üye hâkim, bu karara muhalif kaldı. O hakimin de anında görev yeri değiştirildi. Beylikdüzü’ndeki bir ihale nedeniyle açılan davada savcılık mahkemeyi uzatmak istedi. 5 celse mütalaa vermedi.
Savcılığı mütalaa vermeye zorlayan hakim hemen o görevden alındı. Yerine gelip beraat veren hakim de kendisini Maraş’ta buldu. Kimsenin anlamadığı, anlamlandıramadığı, düşmanca iddianameler yazan savcılar ise terfi ettirildi, ödüllendirildi. Bu bize muktedirlerin hedefe nasıl kilitlendiklerini gösteriyor. Kafalarına koymuşlar, ‘demokrasiyi yara bere içinde de bıraksak, 86 milyonu fakirleştirsek de, çocukların geleceği yok da olsa, gençler umutlarını da kaybetse İmamoğlu oyun dışında bırakılacak’ diyorlar.
Hukuk üzerinden gizlice ilan ettikleri sıkıyönetimin nedeni bu. Ama tarih bilmiyorlar, milleti tanımıyorlar. Tarih bunlar gibi biçare muhterislerin nafile girişimlerinin çöplüğü gibidir. Bu millet demokrasiyi kolay kazanmadı, birkaç kişi koltuğunda otursun diye bu hakkından da vazgeçmez. Herkes her şeyi görüyor ve ne yaparlarsa yapsınlar istedikleri sonucu alamayacaklar. Nasıl milletin kararı ile geldilerse yine milletin kararı ile tıpış tıpış gidecekler.
-Görev sürenizde hayata geçirilen Kent Lokantaları, Anne Kart, yurtlar ve kadınlara yönelik destek merkezleri yalnızca sosyal belediyeciliğe değil, kadınların gündelik hayatına dokunan politikalar olarak da çok konuşuldu. Hatta bu uygulamaların bir kısmı, daha sonra AKP’li belediyelerce örnek alınarak benimsendi. Sizce bu politikaların kadınlar açısından en kritik etkisi ne oldu? Ve Türkiye’de kadın haklarının giderek siyasal tartışmaların göbeğine oturduğu bir dönemde, kadınların özgürlük, güvenlik ve eşitlik mücadelesine dair nasıl bir yol haritası öneriyorsunuz?
Kadınlar hayatı büyük bir yükle yaşıyor. Bizim yaptığımız, onlara biraz olsun omuz vermek oldu. Ama bu bile çok büyük bir fark yarattı. Kadınların hareket alanını genişletmek, onlara kamusal alan deneyimi sunmak devletin yükümlülüğüdür.
Yeni doğum yapmış bir annenin evden çıkabilmesinden çocuğunun kreşine tencerede ne kaynayacağı kaygısından üniversiteyi kazanan çocuğunun kalacak yer sorununa kadar hayatın tüm zor anlarını düşündük. Bu alanları yerel yönetim politikası haline getirdik. O dar anlarda yanlarında bizi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni görmek kadınlar için de son derece kıymetli oldu.
Tabii ki bu olması gerekendir. Yeni bir şey icat etmedik, kamu hizmeti yükümlülüklerimizin bilince olduğumuz için yaptık. Ne yazık ki kadınların, her şeyden önce yurttaş oldukları ve bizlerden hizmet görmeye hakları olduğu unutulmuştu ne mutlu ki bunu yeniden hatırlattık.
Böylece kadınlar, yurttaşlık haklarına erişimde önemli bir yol kat ettiler. Daha da önemlisi, bizim hayatın bütün alanlarını yönetme kapasitesine sahip olduğumuzu da gördüler. Elbette bunlar yeterli değil; ancak Türkiye’nin en büyük kentinden yapılan etkili bir başlangıçtır. Kadınların güvenli ve adil bir hayat deneyimine sahip olması, onları güçlendiren temel bir meseledir.
Türkiye’de kadınların hayatını bütüncül biçimde anlayan sosyal politikaların, istihdam politikalarının, eğitim ve kültür politikalarının tasarlanması gerekiyor. Kadınları “seçmen kitlesi” olarak görüp, adeta seçim promosyonu gibi geçici çözümler üretmek yerine, kapsayıcı politikalara dayalı bir yol haritamız var.
Bu yaklaşımın en önemli çerçevesi, kadınların ailenin bakım emeğini, geçimini ve ülkenin nüfus artışını destekledikleri ölçüde yurttaş olarak görülmemesidir.
Devletin sosyal hizmet yükünü sırtlanan, görünmez emekleriyle işlemeyen sistemlerin üzerini örten kadınlara, hayatlarını nasıl yaşayacaklarına kendilerinin karar verebilecekleri bir alan açacağız. Ailenin işleyişini, kadınların çıkarlarını, çocukların iyilik hâlini, engelli ve yaşlıların özel ihtiyaçlarını aynı anda gözetebilen; güçlü ve iyi işleyen bir sosyal devlet mekanizması öneriyoruz. Bu, ülkenin en acil ihtiyaçlarından biridir ve bunu başarmak bir bütçe meselesinden çok, bir niyet meselesidir.
“Neymiş, ben casusmuşum”
-Cezaevi süreçleri, insan yaşamında çok özel ve kırılgan dönüm noktalarıdır kimi insanlar oraya zayıf girip güçlü çıkar, kimi umutsuz girip umutla döner, kimi de o süreci bambaşka bir iç yolculuğa dönüştürür. Siz hem dışarıdaki siyasi baskılarla hem de içeride kendi iç dünyanızdaki özlem, kaygı ve manevi yüklerle nasıl başa çıkıyorsunuz? Dayanma gücünüzü, direncinizi ve motivasyonunuzu nereden alıyorsunuz?
Cezaevi, insanın kendisiyle baş başa kaldığı, zamanın başka türlü aktığı bir yer. Burada geçirilen zaman insana neyi gerçekten taşıdığını, neyin yük, neyin güç olduğunu daha berrak görmesini sağlıyor. Ben bu süreci vicdanımla, inancımla ve bu millete duyduğum sorumluluk duygumla yeniden temas ettiğim bir iç yolculuk olarak yaşıyorum.
Dayanma gücümü, haksızlık karşısında susmamanın verdiği iç huzurdan alıyorum. Zulmün geçici, hakikatin kalıcı olduğuna dair derin bir inanç bu. Tarih boyunca zalimlerin hükmünün kısa, adalet arayışının ise uzun soluklu olduğunu biliyorum. Bu bilinç, omzumdaki yükü de milletime duyduğum hasreti de bir nebze hafifletiyor.
Pasif bir bekleyiş içinde değilim; zamanın bir gün mutlaka hakikate tanıklık edeceğine duyduğum inancın sabrıyla ve azmiyle çalışarak geçiriyorum günlerimi. Gücümün, azmimin, motivasyonumun diğer bir kaynağı ise; dışarıda adalet duygusunu kaybetmeyen milyonlarca insanın varlığını bilmek. Gençlerin, kadınların, emekçilerin, ülkenin dört bir yanından aylardır meydanları dolduran milyonların umutla ayağa kalkma iradesini görmek, onların güçlü desteğini hissetmek büyük bir güç veriyor.
Bakın hiç birbirimizi tanımıyoruz. Yolumuz kesişmemiş. Belki yaşadıkları şehre uğramamışım, ilçeyi görmemişim. Ama onlar beni görmüş, duymuş, hakikate şahitlik etmek için meydanlara koşmuşlar. Bu beni çok etkiliyor.
İnsanı gerçekten özgür kılan şey, bulunduğu yer değil; kalbini ve vicdanını koruyabilmesidir. O yüzden daha önce de söyledim. 12 metrekarelik bir alanda sarayda yaşayanlardan daha özgürüm. Her şeyin geçici olduğu bu dünyada baki kalan tek şey, insanın içindeki adalet duygusu ve hakikate olan bağlılığıdır. Ben de bu bağlılıkla ayakta duruyor, sabrımı ve direncimi buradan besliyorum.
“Gerçeği susturursan iktidarın ömrü üç gün uzar”
-Hakkınızdaki en ağır suçlamalardan biri “casusluk” üzerine oldu. Bu soruşturmayla ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Bunun adı, kara düzenin, kötü aklın, milletini ve devletini değil sadece kendisini düşünen mantığın tarihe geçecek “ajan kumpası”dır.
24 Ekim sabahı, CHP’ye yönelik “mutlak butlan” davasının nihai kararının beklendiği gün, gün doğmadan Hüseyin Gün isimli, “ajan olduğu iddia edilen” şahsın çelişkilerle dolu ifadeleri üzerinden operasyon duyuruldu. O gün hukukun değil, karanlık bir aklın senaryolarının sahnelendiği bir güne uyandık.
Tamamen alakasız bir dosyada, mantığa sığmayan şekilde “casusluk” suçlamasıyla ifadeye çağrıldık. Yetmedi, sorgu öncesi yaklaşık 6 saat Çağlayan Adliyesi’nin eksi yedinci katında bekletildik. Neymiş, ben casusmuşum… Benden mi casus çıkaracaksınız?
Hayatım hizmetle, bu şehrin sokaklarında, milletin içinde geçti. Böyle zamanlarda neyle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlıyoruz: Asıl tutuklamak istedikleri dosyada tahliye ihtimalim doğmasın diye, kontrol altında tutmak için yan bir suç uydurdular.
Dünyanın her yerinde aynıdır, otoriter yönetimler muhaliflerini etkisizleştirmek için genellikle üç suçlama kullanır: Casusluk, yolsuzluk ve terör. Yolsuzluk ve terör yaftaları yetmemiş olacak ki, bu kez casuslukla yedekleme yaptılar. Siyaseten yenemediklerini hukuken tüketebileceklerini sandılar. Ama başaramadılar.
Bu bir hukuk süreci değil; bir rejimin çaresizliğin çığlığı, panikle savrulan bir iktidarın devlet aklını kaybetmesinin belgesi.
Gerçeği susturursan iktidarın ömrü üç gün uzar. Ama adaleti susturursan devlet çöküşe girer. Bugün devletin çöküş refleksiyle karşı karşıyayız. Ve bu devleti çökertmelerine asla izin vermeyeceğiz.