Küresel otokrasileşme eğilimine karşı direniş hikâyesi her toplumun kendi dinamikleri ve koşullarına göre farklılık taşıyacaktır, ancak, hepsinde demokratik sonuçlar açısından ortak olan sivil toplumun vazgeçilmez rolüdür
Prof. Dr. Yakın Ertürk*
Demokratik gerileme dalgası
Son on yıllarda giderek daha belirgin hale gelen demokratik gerileme dalgası birçok ülkede baskıcı otokratik yönetim biçimlerini tetiklemiştir. Veriler, bugün dünya nüfusunun yüzde 72’sinin otokratik siyasi rejimlerde yaşadığını gösteriyor (V-Dem Enstitüsü, Demokrasi Raporu 2025). Yerleşik demokrasiler gibi diğer bazı ülkelerde ise kırılgan bir demokratik “dayanıklılığın” sergilendiği söylenebilir. “Gerçek-sonrası” olarak tanımlanan günümüz siyasi konjonktüründe mesele sadece otoriter liderlerin iktidarı ele geçirmeleri değil, daha da zararlı olanı, bunların kadınlara, muhaliflere vs. dair söylem ve politikalarının, hukuk tanımazlığın, çalıp-çırpmanın, dijital manipülasyonun ve kaba gücün bir erdem haline getirilmesidir.
Üstüne üstlük, özellikle 11 Eylül ikiz kulelere saldırılar sonrasında küresel düzeyde gerçekleşen paradigma değişikliği cezalandırıcı ve güvenlikçi yönetişim sistemleri için meşru bir zemin oluştururken evrensel insan hakları norm ve mekanizmalarını itibarsızlaştırmıştır. Böylece, güvenlik gerekçesiyle sorgulanamaz hale gelen insan hakları ihlalleri dünyanın birçok yerinde arsızca gözler önünde işlenmektedir. Uluslararası toplum, Taliban ve Golani gibi kadın düşmanı figürlere teslim olurken, dünya barışına ve güvenliğine büyük bir tehdit oluşturan İsrail ve ABD faktörünü ve Filistinlilere yönelik soykırımı sessizce izleyerek zulme ortak olmaktadır.
Yeni otoriterlik ve Türkiye
Küresel dinamiklerin beslediği yeni otoriterlik her ne kadar tek adam rejimiyle özdeş tutulsa da demokratik erozyon dünyanın pek çok yerinde farklı destek unsurlarından oluşan bir sistemin ürünü olarak zaman içinde ve çoğu kez yasal yollarla gelişerek otokrasiye doğru evrilmiştir. Bir başka değişle, otokrasi, otoriter iktidar sahiplerine iktidarda kalmaları için sosyal, siyasi, hukuki, ideolojik, ekonomik gibi araçları sağlayan kamu kurumları, medya kuruluşları, dini ve etnik örgütler, iş dünyası, finans çevreleri, paramiliter gruplar, genel olarak zayıf yurttaşlık bilici gibi doğrudan ve dolaylı etkisi olan faktörlerin bir sonucudur.
Literatürdeki baskın görüşe göre, çoğulcu ve muhalif seslere daha az toleranslı ve kutuplaşma eğilimi daha fazla olan başkanlık sistemleri otokratikleşmeye daha yatkındır. Türkiye deneyimi – 2010’dan bu yana tırmanan, son yıllarda muhaliflere, belediyelere vs. karşı yürütülen operasyonlarla şiddetlenen ve 7 Eylül’de CHP İstanbul il binasının, hangi yetkiye dayandırıldığı belli olmayan bir kararla, 5 binden fazla polis tarafından kuşatılmasıyla doruğa ulaşan, kamuoyunda sivil darbe olarak nitelendirilen, anti-demokratik ve hukuksuz uygulamalar otokrasiye evrilen başkanlık sistemi için bir örnek oluşturmaktadır. “Muhafazakâr demokrasi” platformuyla iktidara gelen iktidar partisinin uluslararası ölçümlerde[1] “seçimle gelen otokrasi” kategorisine gerilemesinde pek çok sosyo-politik faktörün yanı sıra toplumdaki kayıtsızlık ve öngörüsüz desteklerin rolü olmuş olsa da bugün, toplum genelinde hak-hukuk için direnme çağrıları giderek artmaktadır.
Demokrasi cephesi oluşturabilmek
Peki, transnasyonel boyutları da olan bu çok boyutlu karmaşık süreç nasıl durdurulabilir? Araştırmalar otokratik yükselişi durdurabilecek en başarılı demokrasi hareketlerinin farklı toplum kesimlerini geniş bir tabanda birleştirebilen, genelde sol ve merkez sağ partiler arasında kurulan koalisyonlar olduğunu göstermektedir. Türkiye özelinde, özellikle CHP’ye yapılan operasyonlarla çok partili siyasetin yok edilmeye çalışıldığı bu günlerde muhalefet partileri, baskıcı operasyonları demokrasiye karşı bir saldırı olarak eleştirse de etkili bir koalisyon oluşturabilmiş değiller. Dolayısıyla, CHP bir taraftan kendi varlığını, bir taraftan da demokrasiyi savunmak için yürüttüğü direnişte büyük ölçüde desteksiz kalmıştır. Türkiye siyasetinde demokratik cephede yer alma geleneğine sahip olan DEM’in konumu ise, “terörsüz Türkiye” gündemi nedeniyle haliyle paradoksaldır.
Son aylarda parti liderlerine, belediye başkanlarına, hatta ailelerine kadar uzanan sistematik sindirme politikaları parti siyasetini genel bir tıkanıklık içine sokarak muhalefetin demokratik çöküşü önleyecek iradesini zayıflatmıştır. Hak ve özgürlük mücadelelerinin dayanağı olan hukukun üstünlüğü ilkesi, Anayasa Mahkemesi ve AHİM kararları yok sayılmakta ve insan haklarının güvencesi olan hukuk hak ihlallerinin aparatına dönüşmektedir.
Bunun yanı sıra, Türkiye iç siyasetinin pek çok belirsizlik ve çelişki içeren Suriye’deki dinamiklere ve ABD / İsrail politikalarına doğrudan endekslemiş olması toplumun barışçıl direniş hakkını daha da zora sokmaktadır.
Direnişin itici gücü
O halde, Türkiye’de gerek siyasetteki tıkanıklığa gerekse baskıcı karar ve uygulamalara karşı demokratik direnç sağlayabilecek itici güç nedir/nerededir? İktidarın baskıcı kapasitesinin ve dış güçlerle kurduğu ittifakın/ilişkinin dayanağı ve sınırları nedir? gibi sorulara yanıt aramak gerekiyor.
Kendi içinde belli başlı bir tartışma konusu olan bölgesel faktörler bir tarafa, direniş kapasitesi açısından “millet iradesine sahip çıkıyor” mitinglerinde ortaya çıkan sivil irade aranan yanıtlar için bazı ipuçları içermektedir. 19 Mart’tan bu yana enerjisini koruyan ve Türkiye’de yeni bir siyaset anlayışı oluşturan bu sivil hareket toplumda umutları taze tutmakta, iktidarın hedefindeki CHP’nin muhalefet yapma gücüne dayanak olmakta ve belki de en önemlisi, iktidarın baskıcı uygulamalarının dozunu frenlemede rol oynamaktadır.
Demokratik bir direniş biçimi olarak bu enerjiyi bir üst seviyeye taşımak için, emekçilerin, emekçi kolektiflerinin (sendikalar ve sosyal yardım kuruluşları dahil), toplumun ezilmiş kesimlerinin, demokrasi derdi olan ve geçim sıkıntısına terk edilmiş sıradan yurttaşların organize bir ‘işbirliği reddi’ bilinciyle, iktidarın demokrasiyi zayıflatmak için ihtiyaç duyduğu insan ve maddi kaynaklara olan desteği baltalayabilecek şiddetten uzak, hukuk çerçevesinde mikro ve makro düzeyde bireysel ve kolektif direniş eylemlerinde buluşmaları gerekmektedir.
Bu bağlamda, işçi eylemleri, çevreci protestolar, tüketici boykotları, anti-kapitalist hareketler, öğrenci ve kadın eylemleri ve diğer ilerici örgütlenmeler arasında kurulacak ittifak ağları demokrasi cephesinin tabanını genişleterek hem iktidarın pompaladığı potansiyel olarak parçalayıcı kimlik siyasetine karşı güçlü bir duruş oluşturur hem de toplumun sessiz / kararsız kesimlerini, yarı gönüllü işbirlikçilerini ve yasa dışı emirlerle donatılan görevlileri farklı davranma yönünde cesaretlendirebilir.
Demokratik dirençliliği beslemek için değişimin mümkün oluğu inancıyla, insanların etrafında birlikte hareket edebilecekleri ortak amaca ihtiyaç vardır. Şu an için iki amacın öne çıktığını söyleyebiliriz: özgür ve adil seçim ve barışın toplumsallaştırılması.
Rıza üretme kapasitesini tamamen yitirmiş olan iktidar karşısında muhalefetin de gündeminde olan seçim talebi kitleselleşerek hem muhalefete destek sağlamak hem de iktidar üzerindeki baskıyı arttırmak açısından önemlidir. Geçtiğimiz seçim süreçlerinin toplumda yarattığı hayal kırıklığı seçim konusunda şüpheciliği hâkim kılmış olsa da gücün şiddetsiz bir biçimde ‘doğru’ ellere geçmesi için tüm aksaklıklarına rağmen şimdilik seçimden başka bir seçenek bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, Türkiye demokrasisinin gelişimi açısından en kritik konu olan Kürt meselesini çözmek için bir fırsat olan yeni çözüm süreci, ne yazık ki, iktidarın düalistik yaklaşımı nedeniyle çözümsüzlüğe doğru sürüklenmektedir. Bu yaklaşım, terör ve Kürt meselesini çözmek bir tarafa yeni gerilim ve çatışmalara gebedir. Barışın tesisi zor ve uzun soluklu bir mücadele alanıdır, inançlı ve kapsamlı bir katılım ve hukuki güvenceyle donatılmış bir alt yapı gerektirir. İçeride sağlanacak böyle bir yapı, bir taraftan dış tehditlere karşı kalkan görevi görebilir, diğer taraftan da Türkiye’nin dış politika seçenekleri için daha geniş bir yelpaze oluşturabilir.
İktidarın başlattığı yeni çözüm sürecinin gerisindeki motivasyonun demokrasi kaygılarından ziyade dış gelişmelerin zorlaması ve iktidarı sürdürme emelleri olduğu yönündeki yaygın toplumsal kanıya rağmen bu süreç kamuoyunda barışın tesisi için temkinli bir iyimserlik yaratmış ve konu TBMM’nin gündemine taşınmıştır.
Meclis çatısı altında kurulan ve 31 Aralık 2025 tarihine kadar çalışmalarına devam edecek olan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu farklı toplum kesimlerinin temsilcileriyle görüşmelerini sürdürmektedir. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş sıklıkla komisyonun amacının Türkiye’de “toplumsal rızanın arttırılması” olduğunu vurgulamaktadır. Bu konuda en büyük engel, kutuplaşmayı ve gerilimi artıran hükümetin icraatlarıdır, oysa komisyon, henüz kendi meşruluğunu ve meclis iradesini önceleyerek bu çelişkiye yönelik bir yol haritası sunabilmiş değildir. Mevcut koşullarda bu çok kolay olmasa da komisyona destek olabilecek halk iradesi ve rehber olabilecek dünya örneklerinin var olduğunu unutmamak gerekir.
Sivil iradenin gücü
Sonuç itibariyle, küresel otokrasileşme eğilimine karşı direniş hikâyesi her toplumun kendi dinamikleri ve koşullarına göre farklılık taşıyacaktır, ancak, hepsinde demokratik sonuçlar açısından ortak olan sivil toplumun vazgeçilmez rolüdür. Uluslararası ve ulusal meselelerde sivil toplum müdahaleleri yeni bir olgu değildir. Özellikle, on dokuzuncu yüzyıl sonu, yirminci yüzyıl başı anti-emperyalist, anti-sömürgeci ve bağımsızlık savaşlarında sayısız sivil hareket ve örgüt ortaya çıkmıştır. Ancak, son yıllarda, demokratik gerileme ve devletlerin insan hakları yükümlülüklerine kayıtsız kalmaları sivil toplum örgütlerini meşru bir güç olarak öne çıkartmaktadır.
Bu bağlamda, dünya kadınlarını benzer biçimde tehdit eden yeni otoriterliğin anti-toplumsal cinsiyet kalkanı feminist mücadelenin tabanını genişleterek kadınlar arasında ortak mücadele ağları kurulmasında etkili olmuştur. Buna paralel, iklim değişikliği ve doğa katliamları çevreci hareketlere yerelden küresele ivme kazandırmıştır. Hatta, bu iki hareket eko-feminizm olarak ortak direniş hattında buluşmuştur.
Sivil toplumun ilk ve en temel rolü, devletin gücünü sınırlamak, kontrol etmek ve bıraktığı boşluğa tepki vermektir. Otokratların sivil alanı daraltma ve karşıt güç olarak yandaş örgütleri öne sürme çabaları bundandır. İlerici sivil toplum bileşenleri ancak güçlerini birleştirerek potansiyellerini ortaya çıkarabilirler.
Türkiye’de parti siyasetindeki tıkanıklık ve gittikçe dozu artan korku siyaseti karşısında bir zorunluluk haline gelen ilerici yeniden doğuş hareketi için, Kürt hareketi dahil olmak üzere tüm emekçi, çevreci, feminist ve diğer ilerici güçlerin, anayasal haklarını kullanarak, yukarıda sözü edilen amaçlar etrafında konumlanmaları ve bunu yaparken çeşitli siyasi eksenlerde eşitlik, özgürlük ve dayanışma ilkeleri etrafında birleşmeleri tek seçenek görünüyor. Bu bağlamda, sosyal politika ve yeni sosyal devlet anlayışını önceleyen yeşil-mor ittifak, barış ve sol hareketleri de kucaklayıcı potansiyeli bakımından stratejik bir odak noktası olabilir.
[1] V-Dem, 2025 Demokrasi Raporu. Aynı kaynağa göre Türkiye demokrasi endeksinde 179 ülke içinde 122. sıradadır.